Haberler

Hırsızların Şefi 'Linç Osman' Selimiye'de İnfaz Edildi


Ülkede garip, anlaşılması güç olaylar yaşanıyordu.
Sanki gizli bir el Türkiye'yi karıştırıyor, 12 Eylül İhtilali'ne doğru sürüklüyordu...
1979 Yılı'nın sonlarıydı. Hürriyet Gazetesi, birinci sayfasından büyük puntolarla "Linç Osman Çetesi Yakalandı" haberini verdi. "Linç Osman" bir hırsızlık şebekesinin başıydı. Buna rağmen, gerçekleştirdiği eylemler ülkücülere malediliyordu. Çünkü, Linç Osman kendisini "ülkücü" olarak tanıtıyordu.

Linç Osman, Fenerbahçe civarındaki subayların evlerine dadanmıştı. Çete elamanları ile birlikte bu evleri soyuyor, bu sırada evde bulunan kadın ve kızlara tasallutla bulunuyordu. Ayrıca, yükte hafif, pahada ağır eşyaları da eliyle koymuş gibi buluyordu.

Bütün bu soygunlar, ev sahibinin nöbette olduğu sırada gerçekleşiyordu. Belli ki, bu çetenin askerler içinde iyi bir istihbarat ağı vardı.

Hürriyet'in bu haberi ile ülkücülerin kamuoyundaki itibarları sarsılmıştı. 'nin İstanbul'daki eğitimcilerinden ve "Doğu'nun Başbuğu" lakaplı Yılma Durak, kapsamlı bir araştırma başlattı.
Hürriyet, Linç Osman'ın "ülkücü" olduğunu iddia ediyor, ancak kendisini kimse tanımıyordu. Araştırma genişledikçe, daha da gizemli bir hal alıyordu. 

İFADESİ ALINDI 

Olay, buram buram provokasyon kokuyordu. Belli ki gizli bir el harekete geçmiş, TSK içinde ülkücüler aleyhine hava oluşturmayı hedeflemişti. Ordu'da ise değişik görüşler vardı.
Dönemin İstanbul Sıkıyönetim Savcısı Naci Albay ile Yaşar Değerli Binbaşı, MHP İstanbul İl İkinci Başkanı Yılma Durak ile irtibata geçtiler. Binbaşı Yaşar Değerli "Çok üzgünüz" dedi:

- Bilesiniz ki bu hareketin içinde biz yokuz. Sizin kadar bizler de üzüldük. Çünkü, bu yapılan kelimenin tam anlamı ile bir pislik.

Durak, "Sizi anlıyorum" cevabını verdi:

- Siz yoksunuz, ama bu olayın ardında kesinlikle devletin istihbarat birimleri var.

Ankara'daki MHP yönetimi de olaydan olağanüstü rahatsız olmuştu.
Genel Merkez, İstanbul'dan ayrıntılı bilgi istedi.
Yılma Durak da olayı çözmek için harekete geçti. Bu arada, Linç Osman emniyetteki sorgusu tamamlandıktan sonra, Selimiye Askeri Cezaevi'ne gönderildi.
Kendisini "ülkücü" olarak tanıttığı için ülkücülerin kaldığı koğuşa konuldu.
Yılma Durak, Selimiye'deki ülkücülerle irtibata geçip, "Sıkıştırın, ifadesini alın ve bize gönderin" talimatını verdi.

Aradan çok geçmeden beklenen ifade geldi. Kuşkular gerçeğe dönüşmüştü. Linç Osman tek başına değildi. Arkasında oldukça karışık bir organizasyon daha vardı. Linç Osman, cezaevinden dışarı çıkarılan ifadesinde şunları söylüyordu:

- Biz, verilen talimatları yerine getiriyoruz. Bize, Fenerbahçe'de soyacağımız yerlerin adresleri, eve gireceğimiz gün ve saat ile evlerin krokileri veriliyordu. Biz de soygunu ona göre gerçekleştiriyorduk. Ayrıca, o sırada evde kadın ve kız varsa her türlü tasallutta bulunmak serbestti.
Bu adresleri kimin verdiğine gelince...

Linç Osman, bu konuda da konuşturulmuştu. Adresi verenlerden biri, dönemin Maltepe MHP İlçe Başkanıydı. Diğeri de MHP Maltepe İlçe Teşkilatı'nda görev yapan bir astsubaydı.
Yazılı olarak gelen bilgilerin yanında, ifadeyi getiren genç bir başka bilgi daha verdi:

- Arkadaşlar, Linç Osman'ın ifadesini aldıktan sonra çok sinirlenmişler. Önce abdest aldırmışlar. Daha sonra 2 rekat namaz kıldırmışlar. Ardından da infazı gerçekleştirmişler.

İnfazdan kasıt, Linç Osman'ın Selimiye Askeri Cezaevi'nde şişlenerek öldürülmesiydi!
Araştırma, Linç Osman'ın ortadan kaldırılmasının ardından da devam etti. Ülkücüler, MHP Maltepe İlçe Teşkilatı'na yöneldiler. Ancak, MHP'ye değil, başka bir organizasya hizmet ettiği belli olan İlçe Başkanı ile suçlanan MHP yöneticisi astsubay, durumu öğrenip yurt dışına kaçtı. Kimin adına çalıştıkları ise bir türlü ortaya çıkarılamadı.

O dönemde Linç Osman'ı sorgulayanlar arasında Veli Can Oduncu ve Yaşar Çapraz da vardı.
Yaşar Çapraz, bu infazdan dolayı yargılandı. Türkistan'dan kaçıp Türkiye'ye sığınan bir ailenin oğlu olan Veli Can Oduncu ise, 14 yaşında tanıştığı, girip çıktığı ve zaman zaman da kaçtığı cezaevinden 24 yaşında toprağa gitti. 12 Eylül'ün ardından pek çok genç gibi O da idam edildi.
Kendisi ile cezaevinde tanışan Yusuf Ziya Arpacık, Oduncu gibi toprağa verdiği arkadaşlarının ardından şu şiiri yazdı: "Ne kervan kaldı, ne de at / Hepsi silindi gitti / İyi insanlar, iyi atlara binip gitti." 

* * *

CEZAEVİNDE İŞKENCE İZİ

Cezaevleri giderek dolmaya başlamıştı. Ankara'daki ülkücüler, Ulucanlar'daki Kapalı Ceza ve Tutukevi'nin Birinci Kısmı'nda kalıyorlardı. 1977 Yılı'na gelindiğinde sayıları 100'ün üzerine çıkmıştı. İkinci Kısım ise solcu gençlere aitti. Birinci Kısım 2. Koğuş tıka basa dolmuştu. Toplu tutuklamalar olduğunda sayı 150'yi geçiyor, yerlere yataklar seriliyor, yürüyecek ve namaz kılacak minicik bir alan bile kalmıyordu. Koca koğuşta yemek yemek için bir yer bulmak bile meseleydi. Yüzün üzerindeki insan, sadece iki tuvalet ve banyo için ayrılan küçücük bir yerden faydalanmak zorundaydı.

İLK DURAK ARPACI 

Ülkücüler, cezaevinde iyice teşkilatlanmışlardı. İkinci Kısım Birinci Koğuş'a da geçmişler ve cezaevi içinde bir de Ülkü Ocağı kurmuşlardı. Ocak, çeşitli sosyal faaliyetler düzenliyor, eğitim ve spor çalışmaları yapıyordu. İçerideki herkesten Ocak Başkanı sorumluydu. 1977-1978 yılları arasında Ankara Kapalı Cezaevi Ülkü Ocağı'nın Başkanı Selahattin Arpacı'ydı.

Daha sonra "Cezaevleri Genel Başkanı" sıfatını aldı. İçeri düşen gençler koğuşa girdiğinde, bütün ranzalardan koridora doğru eller uzanıyordu:
- Geçmiş olsun. Allah kurtarsın.
Sonra, Selahattin Arpacı'nın yanına götürülüyorlardı. Arpacı, yumuşak mizaçlı, babacan tavırlı bir insandı. Failini bildiği halde açıklamadığı, işlemediği bir suçtan dolayı cezaevinde yatıyordu. Toplu namazlarda da imamlığı O yapıyordu.
Arpacı gelenlere tek tek soruyordu:
- Ne oldu? Hangi olaydan geldin? Emniyette başına neler geldi? Savcılıkta nasıl ifade verdin?

ÜÇ KİŞİLİK İŞKENCE EKİBİ 


Genellikle aynı cevapları alıyordu:
- Emniyette işkence gördüm.
İşkence yapan isimler de belliydi. Zeki Kaman, Dürüst Oktay ve Cafer Şahin.
Bütün işkencelerde benzer taktikler uygulanıyordu. Yakalananlar, önce falakaya yatırılıyordu. Ardından ağızlarından ve erkeklik organlarından elektrik veriliyordu.
Direnenler, kollarından askıya alınıyorlar, saatlerce, hatta günlerce o halde bekletiliyorlardı. Sonunda, kendilerine uzatılan ifadeleri imzalamak zorunda kalıyorlardı. O dönemde "gözaltı süresi" diye bir kavram olmadığı için bir süre bekletilip, işkence izleri yok olduğunda savcının karşısına çıkarılıyorlardı.
Savcının karşısına çıkarıldıklarında kurtulduklarını düşünüyor, ama yanılıyorlardı.
Poliste işkence gördüklerini söylediklerinde, savcı hemen işkenceci polisleri çağırıyordu:
- Ne biçim ifade almışsınız? Alın bunu götürün. İfadesini bir daha reddedemeyeceği şekilde ayarlayıp getirin.

İşkence faslı yeniden başlıyordu. Üstelik, bu defa insaf sınırları daha fazla zorlanıyordu.
Gençler, bu baskılar altında savcı önünde de emniyet ifadelerini kabul etmek zorunda kalıyorlardı.
Savcı destekli işkence olaylarının artması üzerine Cezaevi Ülkü Ocağı bir formül geliştirdi. Zorla ifade verenler, tuvaletin önündeki sahanlığa götürülüyorlardı. Çünkü, gardiyanlar orada olan biteni göremiyordu.

Orada bazı işlemlerden geçirilip, vücutlarına "işkence izleri" yapılıyordu. Bu işlem sırasında madeni para ve hortum kullanılıyordu. Madeni paraların belli bölgelere bastırarak sürülmesi ile orası 3-5 dakika içinde kıpkırmızı oluyor, sonra morarıyordu. Hortumla da cop izi yapılıp, cezaevi idaresine dilekçe veriliyordu: "Poliste işkence gördüm, izlerini halen vücudumda taşıyorum. Adli Tabipliğe sevkimi istiyorum."
İşkenceci polisler de cezaevinde uygulanan bu taktiği öğrenmişlerdi. Tutuklanmasını sağladıkları ülkücü gençlere açıkça söylüyorlardı:
- Üzülme, sana Selahattin Başkan'ın içeride güzelce işkence izi yapar, Adli Tıp'a gönderir. 

ÇOCUK GİBİ BAKTILAR 

O günlerde yapılan işkenceler sonunda dengesini yitirenler bile vardı. Ali Arınık, arkadaşları ile sohbet ederken, garip garip konuşmaya başlıyordu:
- Bırakın beni. Esir Türkleri kurtarmalıyız.
Osman Batur beni çağırıyor. Osman Batur'un yanına gidip, uçaklara kement atacağım.
Kimi zaman da yere düşüp kıvranmaya başlıyordu:
- Yapmayın, yeter... Benim hiçbir şeyden haberim yok. Vallahi görmedim. Sizin Allah'ınız yok mu?
İbrahim Çiftçi, cezaevine geldiğinde iki kolu da kazık gibi olmuştu. Uzun süre çarmıha gerildiği için kollarını oynatamıyor ve dirseklerinden yere paralel olarak tutuyordu. Dilinden günlerce elektrik verildiği için ağzının içini yaralar kaplamıştı. Uzun süre pantolonunu bile başkaları giydirip çıkarttı.
Ellerini kullanamadığından arkadaşları tarafından beslendi. Cezaevinde günlerce çocuk gibi bakıldı.
Ülkücü gençlerin bazıları cezaevlerinde intihar etti ve son anda ölümden döndü.
Bazıları da uzun süren çabaların ardından intihardan vazgeçirildi. Çünkü, erkeklik organlarından verilen elektrik sonucu erkekliklerini kaybettiklerini düşünüyorlardı.
Ranzalarına kapanıp saatlerce ağlıyorlardı.
Yüksek Öğretmen Okulu'nda okuyan ve yıllar sonra Milli Eğitim'de kilit noktaya gelen bir gencin makatına defalarca cop sokulmuştu.
Dalıp gidiyor, sık sık gözleri doluyordu.
Derdini kimseye anlatamıyor, sadece Selahattin Arpacı'ya açılıp, "Bırak beni Başkan, bırak da intihar edeyim" diyordu.
Cezaevleri o günlerde dramla doluydu! 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sosyal Ağlar

Alperen.org Designed by Templateism.com Copyright © 2014

Tema resimleri Bim tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.
Published By Gooyaabi Templates