Haberler

Kitabın 'Ortasından' Konuşmak



“Kürt realitesini kabul etmek” diye bir cümle türedi.
Bunu demokratikleşme, özgürleşme gibi kalıplara sokma zorunluluğunda hissetmelerinin sebepleri var: Suçluluk duygusunu yatıştırmak ya da realiteyi(!) kabul ettirirken attıkları dayakları meşrûlaştırmak. Nihâyetinde PKK’nın doğuşuna ve öldürme güdüsüne haklılık payı biçmek… Siyasî tâvizler tam olarak bu gelişmelerin zeminini hazırlamışken PKK ilk perdede istediğini almış görünüyor. Bu noktadan itirazlarımız ise ‘yukarıdan’ pek karşılık görmüyor. Zâten o noktaya seslenmenin faydasızlığına inandığımdan bu gelişmelerin üniversiteye ve sokağa nasıl yansıdığından dem vuracağım. Daha da önemlisi ülkenin salahiyetinden konuşmak üzere yola çıkanların şarampole nasıl yuvarlandığını anlatacağım.

Özellikle üniversitelerin karıştırılması ve bunun sokağa taşırılması noktasında meşhur dış mihrakları bilirsiniz. Her şeyi onlar plânlamıştır ve iki tarafı da kullanmıştır. Bu tezi külliyen reddetmiyorum ama şerhler koymaktan da çekinmiyorum. 
Güç-belâ adına ‘demokratikleşme paketi’ dedikleri siyasî hamlelerin bir kısmından rahatsızlık duyan ciddî bir kesim var. Bu kesimden gelen itirazlar çoğu zaman basmakalıp cevaplarla susturulmaya çalışılıyor. Hakkını verelim, itirazlarda genellikle basmakalıp… 

Sürekli olarak Türk milliyetçilerinin ufkunu genişletmesinin ve farklı açıları yakalayabilmesi gerekliliğinden söz edilir ki haklılar: Ciddî bir Türk milliyetçisi olabilmek için önce diğer açıların hayal kırıklıklarını ve çarpıklığını anlamış olmak haklı oldukları yerde de hakkını teslim etmek gerekir. Marx’ı okurken hak vereceğin bir nokta çıkacak diye ödün patlamamalı. Birkaç noktada Marx’a katıldığın için Marksist olacak değilsin. Ama öyle noktalar vardır ki Marx’a katılırsan belki Marksist olmazsın lâkin Türk milliyetçisi de olmazsın. Türk milliyetçiliğinin kaynaklarından bahsetmeyeceğimden burada kesiyorum. “Türk milliyetçileri ufkunu genişletecek, genişletmek mecbûriyetinde” burda hemfikiriz. Ama bu görüşü beyân edenlerin nerede durduğunu da bilmeliyiz. Bir evlada seslenir gibi bunu söyleyen bir ülkücü ile tam zıddında duran birine verilecek cevaplar farklıdır. Ama benim burada cevap vermek istediklerim ortada durarak ahkâm kesenlerdir. 

Orta nedir, kimler ortacıdır? Bunun tanımından başlayalım ki ortalıkta her gezinen üstüne alınmasın. Ortada duranlar genellikle kendilerini ‘devletçi’ olarak tanımlar ve savunmalarının odağında ‘ülke salahiyeti’ vardır. Gayet mâkul bu isteğe itiraz edilemez. Esâsında ortada duranlara ‘neden ortadasınız’ sorusunu da sormuyorum. Benim derdim ‘ortadakilerin’ yorumları üzerine. Yukarıda bahsettiğim ve herkesin mâlumu olan açılım süreci çoğu noktada bölücü örgütün istekleriyle paralel yürüdü. Bu işin başlangıcında ‘evet bir takım düzenlemelerin yapılması gerektiği fakat yönteminin bu olmaması gerektiği’ üzerine itirazlar olmuştu. Nedenlerin en çarpıcısı ‘bunun terör örgütüyle pazarlık’ gibi algılanacağı ve örgütün kazandığı bir zafer olarak pazarlanacağı idi. Bu bölücü örgüte güç katacak ve bir kısım tarafından sempati ile yaklaşılmasına sebep olacaktı. Maalesef haklı çıktık. ‘Düzenlemelerin PKK’nın zaferi olduğunu’ söyleyen yığınla insana rastladık. Tümceler ‘demek ki PKK haklı bir mücâdele yürütüyordu’ ana fikrinde birleşiyordu. Ee, örgüt haklıysa karşısında duranlar haksız olmalıydı. Kimdi bu haksız olanlar: Başta devlet sonra ordu ve sivil zeminde ülkücüler. Bu odaklar ‘haksızlıkta’ birleştirildiklerine göre birbirlerinin günahları için yargılayabilirlerdi! Ortacıların bir ülkücü ile konuşurken yaptığı tipik hata: Özellikle 80 darbesinden sonra Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlardı. Bunun sorumlusunu ülkücüler gibi sunmak ve günahını omuzlarına yüklemeye çalışmak en hafif tâbir ile hiçbir şey bilmemektir. Buna itiraz ettiğimizde Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananları haklı buluyormuşuz gibi bir yargıya varılıyor ki bu da ‘anlamamaya direnmektir.’ Orada yaşananların İslâm’da ve Türk Töresinde yeri yokken ‘insan’ olarak da kabullenmemiz mümkün değildir. İşkenceler ve insan onurunu kırıcı davranışlarla bölücü örgüt oralardan güçlenerek çıktı. En azından tabanına mücâdele için bir takım nedenler sunabilecek konuma geldi. Ortacıların gözden kaçırdığı ya da görmezlikten geldiği ülkücülerin de Mamak Cezaevi’nde işkencelerden geçtiğidir. İki ayrı düşünceye aynı işkence yöntemlerinin uygulanması ülkücüleri bedenen yıprattığı kadar zihnen de pes ettirdi. Ülkücüler her hâlükârda mukaddesat dairesine aldıkları devletin kutsallarını karşısında bir anda ceberut olarak bulunca afalladılar. Cezaevi’ne giren iki grubun profillerini incelediğimizde bir gerçekle karşılaşırız: Ülkücü kesimin düşünce adamları bile yargılanıp cezaevlerine tıkılırken kendisine Türk Solu içerisinde yer bulan Kürtçü hareket böyle bir şeyle karşı karşıya kalmadı. Çünkü Kürtçü harekete aksiyon kazandıracak yerli düşünce adamları yok denecek kadar azdı. Bu durum ülkücü hareketin düşün dünyasında zayıflamasına neden oldu. Dikkat edilirse 90’lı yıllara gelindiğinde ülkücü hareket kalem hareketinde kısır bir döngüye girmişti. Popüler kültürün 90’lı yıllarda televizyon, 2000’lerde internet ile genç dimağlara pompaladığı ise mukaddesatın çok uzağında yerleri işâret ediyordu. Bu yüzden tabandan gelecek harekette de zorlanmadı değil ülkücü hareket. Kısacası son 30 yıllık gelişmeler tamamiyle milliyetçi-mukaddesatçı kesimin aleyhine işlemiştir. Bundan ötürü zaman-zaman hırçınlaşan milliyetçi kesime sürekli ‘itidâl’ çağrısı gelmektedir. “İtidâlli olma gayreti” süklüm-püklüm bir acziyete dönüşmemeli. Yeri geldiğinde ‘çık ey yüz bin mızrağımız’ diyebilmeli. İlk bakışta bu ‘ortacıların’ ekmeğine yağ sürmek gibi dursa da gerekçelerin gün yüzüne açık bir şekilde konulması da gerekir. Bunu yaparken elbette maddeler hâlinde sıralama yapılacak değil. Burada yöntem basit ama sabır istemektedir: Türk milliyetçileri kutsiyet atfedilen her şeyi doğru ve akıcı bir dille anlatabilmelidir ve bunu siyasî kaygılardan uzak bir şekilde yapmalıdır. Bu yöntemin olgunluk ve birikim istediği açıktır.

Ortacılar, sanatçıları(!) siyasî kimlikleriyle yargılamamak gerektiği konusuna sık-sık vurgu yaparlar. Burada genelde savunulan kişi militan bir PKK’lı olduğu bilinen Ahmet Kaya’dır. Onun bu kemikleşmiş kimliği (Pkk’lı ama sanatçı) üzerinden şimdiki bâzı müsveddelere saygı duymamız istenmektedir. Bu kafa yapısını biraz incelediğinizde göreceksiniz ki Pkk’nın kimi propagandalarından etkilenmiş ve o ağızla konuşma gayretindedir. Kürtçüler senin millî marşına saygı duymayı beceremezken senin saygı fetişliği içinde olmanın karşılığı yoktur bu lügatta. Ülkenin bütününe kasteden zihniyete motivasyon sağlayan her türlü argüman açıkça düşmanımızdır. Bunu anlamamakta direnenler ise açıkça ‘mankurt’ olsa da biz nedenlerimizi yüksek perdeden sıralamaya devam etmeliyiz. Ola ki kulak misafiri olan genç bir dimağ vardır.

Yukarıda saydığım ve dayanamayıp yer-yer kısa cevaplar verdiğim örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu tiplerin geliştirdikleri teoriler ve söylemler kendi içinde açıkça tutarsızdır. Bu balıkları tatlı sularından bir-an önce çıkarıp güneşte kurutmanın vakti çoktan geçmiştir.

Tanrı Türk’ü Korusun

Alper Göktürk Şafak 
Kaynak : http://ulugturkistan.blogspot.com.tr/2014/01/kitabn-ortasndan-konusmak-alper-gokturk_27.html?m=1
Sosyal Ağlar

Alperen.org Designed by Templateism.com Copyright © 2014

Tema resimleri Bim tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.
Published By Gooyaabi Templates