Haberler

Ruh Adam, Aylak Adam ve Biz, Ülkücüler


“İnsan meziyet sahibi olmaya mecburdur. Anormal olan: Kusurdur. Bir asker cesurdur diye alkışlanmaz ama korkarsa ayıplanır.”
Atsız, “Ruh Adam”.
 [1]

“Gece yarısından çok sonra evine girerken, Nişantaşı’na yakın, yolun ortasında durdu. Geniş caddede ondan başka kimse yoktu. Tramvay rayının üstüne apışıp işedi. “Bir de bana deli sevgilim diyor. Nerem deli benim? Paçalarıma sıçramasın diye demirin oluklu yerine işemiyor muyum?”” –Yusuf Atılgan, “Aylak Adam”. [2]

1: Nihâl Atsız’ın ‘Ruh Adam’ı [: Selim Pusat] ile Yusuf Atılgan’ın ‘Aylak Adam’ını [: C.] bir birlikte-okumaya tâbi tutmak, ‘modern birey’ ile ‘postmodern birey’ arasındaki söylem ve eylem farklılıklarını netleştirmek açısından gâyet işlevseldir; zirâ fikrimce, Atsız’ın Ruh Adam’ı tipik bir modern birey iken; Atılgan’ın Aylak Adam’ıysa, tipik bir postmodern bireydir. Bir başka deyişle: Ruh Adam; “İmha savaşına benzeyen bir kız, şüphesiz bir şiire benzeyen bir kızdan daha güzeldir. Çünkü imha savaşında bir kesin sonuç vardır. Şiirde ise hiçbir şey…” [: s: 69-70] misali katî hükümleriyle ve/ya nizamperverliğiyle ne kadar modern ise; Aylak Adam da, “Sevişen iki insanda bile bir anda aynı duygular olmuyor.” [s: 112] misali tutamak-bozan hükümleri ve/ya bohemliğiyle en az o kadar postmoderndir.

2: Bu iki farklı tipten ilki, yâni Ruh Adam, bilhassa içerisinde yaşadığı toplumun yapısına dâir ‘nizamcı’ düşüncelerine olan sıkı bağlılığından ötürü, toplumsal bağlılıklarını tedricî bir biçimde yitirirken; ikinci tip, yâni Aylak Adam, içerisinde yaşadığı toplum üzerine düşünmek şöyle dursun, herhangi bir söylem ve/ya eylemini ‘sırf toplum öyle istiyor diye’ üretmiş olmamak için, toplumsal bağlılıklarını bizatihi kendisi gevşetir/çözer. Dolayısıyla: Freud’un Psikanaliz’inden miras terimlerle söyler isek; ikisi de toplum nazarında anormaldir, hastadır; ancak, Selim Pusat süper egosunun [: üst-ben], C. ise içgüdülerinin [: alt-ben] kurbanıdır. Mevzubahis farkın farkına varmak, şu satırlara dikkat kesilerek mümkündür:

2.1: “Selim Pusat üç yıl öncesine kadar ordunun iyi bir yüzbaşısıydı ve Harp Akademisi’nin son sınıfında bulunuyordu. Askerliği bir meslek değil, bir inanç olarak kabul etmişti. Kendisine babasından ve dedesinden miras kalmış olan askerlikten gayrı bir şeyin mevcut olabileceğini düşünmezdi. Ona göre insanlar kumanda edenlerle kumanda edilenlerden ibaretti ve hayat denen nesne, süngü takıp avcı hattında yürümekten başka bir şey değildi. Selim Pusat, görünüşe göre parlak bir istikbale namzetti. Aşırı düşünceleri, inandığı fikirler uğrundaki sebatı yüzünden kendisini mahvetti. Çünkü o krallık taraftarıydı ve cumhuriyet rejimiyle idare olunan bir memlekette kralcı olmanın doğuracağı tehlikeleri umursamıyordu. Harb tarihine iyice nüfuz etmiş ve bu nüfuz ediş onu kralcılığa götürmüştü.” –“Ruh Adam”, s: 35.

2.2: “Yorgundu. Çevresine baktı. Çoğu öğle sonları şuraya uzanır, onu seyrederdi. Bazı günler eteklerinde zenci kızları uçuşurdu. Ayşe, arkası dönük, “Kıyısında iki insanın seviştiği deniz” resmine çalışırdı. Bu saçmalık önce hangisinin aklına gelmişti? Dünyada öyle deniz yoktu. Olsa olsa kıyısında iki insanın çiftleştiği deniz vardı. İşte durgun, bozumsu deniz! Bacaklarını ilk burada öpmüştü. Nerdeydi o sağanak sonu kokusu? Onları öpmenin yürek çırpıntısını nasıl olmuştu da yitirmişti? Yoksa bütün bunlar isteğine ulaşmış, kanmış erkek etinin tedirginliği miydi?” –“Aylak Adam”, s: 132.

3: Öte yandan, Hilmi Yavuz’un bir ayrımından hareketle diyebiliriz ki: Hem Ruh Adam, hem de Aylak Adam –birer ‘roman tipi’ olarak; ‘yaşanmış’, dolayısıyla ‘sahih’ tipler olmamakla berâber, birer ‘verilmiş’, dolayısıyla ‘gerçek’ tiplerdir. Hilmi Yavuz –Romanda Tip Sorunu Üzerine-I başlıklı yazısında [3], tip’e dayalı romanlar açısından zikredilen bir ‘tip ayrımı’ yapar: ‘Yaşanmış/Sahih Tip’ ve ‘Verilmiş/Gerçek Tip’. Yavuz’a göre; sahih tipler, ‘yaşanmış’ bir bireysel tarihe dayanır ve “değişik, şaşırtıcı ve çizgisel olmayan” bir söylemler ve eylemler zincirine gebedir. Gerçek tiplerse, ‘verilmiş’ bir bireysel tarihe dayanır ve herhangi bir ‘aşırılık’ üzerine inşa edilir. Dolayısıyla okuyucu –yine Yavuz’a göre; sahih/yaşanmış tiplere dayanan romanları okurken “acaba şimdi ne yapacak, nasıl davranacak?” sorusunu sorarken, gerçek/verilmiş tiplere dayalı romanları okurkense“bakalım bundan sonra daha neler yapacak?” sorusunu sorar. Yâni –kabaca özetlersek; sahih/yaşanmış bir roman tipinin herhangi bir olay karşısında vereceği tepkiler önceden bilinemez iken, gerçek/verilmiş bir roman tipinin herhangi bir olay karşısından vereceği tepkiler tahmin edilebilir niteliktedir. Bu bağlamda değerlendirildiği takdirde, kanaatimce, birer roman tipi olarak Ruh Adam ve Aylak Adam, ‘sahih’ değil, ‘gerçek’ tiplerdir; zirâ her ikisi de birer yaşam formunun [: Modern ve Postmodern yaşam formlarının] ‘aşırı’ tipleri ya da tabir caizse, nüveleridir. Ruh Adam, modern bir yaşam formunun, Aylak Adam’sa, postmodern bir yaşam formunun neredeyse bütün götürü ve getirisiyle ete kemiğe büründüğü bir ‘didaktik’ tiptir. Yavuz’a göre, bu tiplerin en eksik/zayıf yanıysa, ‘sahih’ olmayışları, yâni hayatın karmaşık yapısını ıskalayışlarıdır:
“İnsanı değişmez, dural (statik) bir özle belirlemek, onu (insanı), yapılan bir nesneye (Sartre’ın verdiği örnekle, mektup açmaya yarayan bir bıçağa) indirgemek anlamına gelmez mi? Demek ki, en kesin anlamında içselleşmiş insan yönsemeleri bile, tipin (dolayısıyla, insanın) özünü bütünüyle belirlemiyor. Tipin özünü, bu doğrultuda bir karakteristiğe indirgemek, onu sahihlikten uzaklaştırıyor.” –“Romanda Tip Sorunu Üzerine-I”, s: 32.

4: İmdi; Atsız’ın Ruh Adam’ı ile Atılgan’ın Aylak Adam’ını birlikte-okuma denememizin, biz ülkücüler için ne gibi soru[n] tespit imkânları doğurabileceğine gelirsek, ilk etapta şu soru[n] başlıklarını sıralamamız mümkündür:

4.1: İşbu romanlardaki tipler [: Selim Pusat ve C.], hem söylem hem de eylem anlamında dikkate alındığında; bir birey olarak Ülkücü, acaba hangi tipe daha yakın yurt tutmaktadır? Bu soruyu netleştirirsek: Bir birey olarak Ülkücü –normatif değil, pozitif mânâda düşünürsek; modern[ist] mi, yoksa postmodern[ist] midir? Dahası; yine bir birey olarak Ülkücü, bir yandan modern zaman ve mekân içerisinde doğup, postmodern zaman ve mekân içerisine doğru ‘sürüklenirken’, diğer yandan da bu yazıda bahsi hiç açılmamış olan, ‘geleneksel’ ya da ‘pre-modern’ olarak niteleyebileceğimiz yaşam formuna karşı muhâfaza ettiği muhabbet ve özlemi besleyip-büyütmeye devam mı edecektir? Eğer cevabımız “Evet” ise, bu devamlılık nasıl sağlanacaktır?

4.2: Ayrıca, bilindiği üzere: ‘Ülkücülük’ üzerine yazılmış metinlerin büyük bir kısmı –tabiatı îtibârıyla, ‘sahih/yaşanmış’ değil, ‘gerçek/verilmiş’ tiplere dayalı metinlerdir. Bir başka deyişle: Ülkücülüğe dâir metinler, pozitif’çi, yâni olan tip’leri anlatan değil, normatif’çi, yâni olması gereken tip’leri öğreten metinlerdir. Peki, Ülkücüler arasında zaman-zaman “Ülkücü acıkmaz, Ülkücü susamaz, Ülkücü üşümez vs…” şeklinde ‘şakayla karışık’ dile getirilen bu hâkim-metinler, acaba Ülkücülüğü ‘sahihlik’ten uzaklaştırmakta mıdır? Ya da bu soruyu şöyle sorarak, yazımıza son noktayı koyabiliriz: Acaba Ülkücü okurların elinde, kendilerini bugünün sahihliği içerisinde anlatan metinler ‘yeterince’ mevcut mudur?


Fırat KARGIOĞLU
Sosyal Ağlar

Alperen.org Designed by Templateism.com Copyright © 2014

Tema resimleri Bim tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.
Published By Gooyaabi Templates