Haberler

Padişah Analarını Bırakın Kendi Analarınızı Araştırın

"Muhteşem Yüzyıl" dizisinin açtığı tartışma, Türk tarihi ve özellikle de Osmanlı tarihi üzerine ortalıkta dolaşan ve artık birer sorgulanmaz gerçeğe dönüşen "tarihi yanlışlar"ı sorgulamamız için iyi bir fırsat oldu.

Dizi "Kanuni ve saltanatı"nı anlatıyor ama aslında "Hürrem ve saltanatı" işleniyor.

Peki bu tarihi tersyüz etme nasıl ortaya çıktı?


Bu, elbette bu dizi ile ortaya çıkan bir durum değil, son 200 yılın teorisi. Ama özellikle son yüzyılın en revaçta teorisi diyebiliriz.

Teorinin nasıl oluşturulduğuna gelince, bunun hikayesi de ilginç.

"Kadınlar Saltanatı" terimini popülerleştiren isim Ahmet Refik Altınay.

Ahmet Refik, Türkiye'de popüler tarihçiliğin kurucusu sayılabilir.

1880 yılında İstanbul'da doğmuş, Harbiye'ye girmiş, oradan mezun olunca, Harp Okulu'nda coğrafya hocası olmuştur. Yine 1902 yılında Harbiye'de Fransızca öğretmeni olarak görev yapar.

1903 yılında teğmen olur, 1907'de ise yüzbaşılığa terfi eder.

1908 Meşrutiyeti'nin sıkı destekçilerindendir ve bu dönem bir İttihatçı olarak Askeri Mecmua'yı çıkarır.

Balkan Harbi sırasında askeri sansür müfettişi olarak görev yapar.

1914 yılında ise İttihatçılarla arası bozulur. Ondan sonra tekrar Abdülhamitçi olur ve İttihatçılara savaş açar. İttihatçılar tarafından "Arpa ve Saman Emini" olarak Ulukışla'ya bir nevi sürgüne gönderilir.

1918 sonrası İttihatçılar için yazdıkları, özellikle işgal altındaki bir ülkede İtilaf devletlerinin işine yarayacak şekildedir.

Cumhuriyet'in ilanından sonra İstanbul Darülfünunu'nda ders vermeye başlar ancak 1933 yılında yapılan üniversite reformu sırasında görevden uzaklaştırılır.

Ahmet Refik: Kadın ve Rus karşıtlığı

Ahmet Refik'in hayat hikayesini bu kadar uzun tutmamız, onun tarihi dönemler arasındaki (İstibdat, Meşrutiyet, Cumhuriyet) görevlerini ve ideolojik etkilenmesini anlatmak içindir.

Ahmet Refik'in "Kadınlar Saltanatı" adlı dört ciltlik kitabı, Osmanlı saltanatının kadınlar tarafında yozlaştırıldığı temel tezine dayanır. Bunun başlangıcı ise Hürrem Sultan'dır.

Ancak bu tezlerin altında yatan ideolojik etkileşim son derece önemlidir.

Birincisi Ahmet Refik, yoğun bir Fransız etkisi altında yetişmiştir. Fransızların genel propagandası da benzerdir: Osmanlı kadınlar yüzünden batmıştır.

İkinci önemli etki İttihatçılıktan kaynaklanır. Yoğun Türkçü duygular içinde, Osmanlı'nın yabancı kökenli kadınlarına karşı konumlanır.

Burada ise özellikle Rus düşmanlığı yoğundur çünkü Osmanlı'nın son yüzyılı hep Ruslarla harpte geçmiştir. (Tabii dönemin Alman-Rus rekabetini gözden kaçırmayalım!)

Ahmet Refik'in hem "kadın karşıtlığı" hem de "Rus düşmanlığı" Hürrem Sultan şahsında ete kemiğe bürünür.

Ona göre bu Rus asıllı kadın, hem "dişiliği"yle, hem de "Rusluğu"yla Osmanlı'yı yok edecek adımı atmıştır.

Ahmet Refik "Kadınlar Saltanatı"nı yazdığında 1915 yılıydı. 1927'ye kadar eser ancak tamamlanmıştır.

Osmanlı'yı emperyalizm mi kadınlar mı batırdı?

Görüldüğü gibi Hürrem efsanesi daha Osmanlı'nın son dönemlerinde gündemdeydi.

Bu noktada bir diğer etki de Osmanlı'nın yıkılışını açıklayacak bir sebep arayışıdır. Osmanlı'nın yıkılışı için birkaç gözde teori vardı.

Bunlardan birincisi, Osmanlı'nın yeterince Batılılaşamaması, bilimde geri kalmasıydı.

Bir ikinci teori, Osmanlı'nın askeri gücünün zayıflamasıydı, bunda ise askeriyedeki yozlaşma önemli görülüyordu.

Üçüncü teori ise kadınların "erkek işi" olan devlet yönetimine karışmasıydı.

Burada gerek Ordu gerekse kadınlar meselesinde "devşirme" eleştirisi hemen ön plana çıkıyordu.

Dönemin İttihatçı etkilenmesi içinde bu tür yüzeysel teoriler güç kazanıyordu.

Devşirme eleştirisi ise aslında bir yabancı düşmanlığıydı ama asla "emperyalizm" karşıtlığı değildi. Osmanlı'nın yıkılışını Batının emperyalist politikaları ile açıklamak ise kimsenin aklına bile gelmiyordu.

Bunu ilk yapanlardan biri ise tarihin garip bir cilvesi olarak Parvus Efendi isimli bir "Rus" Bolşevik olacaktı.

Kanuni ve Hürrem'den Atatürk ve Latife'ye

Cumhuriyet idaresinin kurulması ile birlikte saltanat kaldırıldı, dolayısıyla artık bir kadınlar saltanatı da olamazdı gündemde.

Atatürk'ün kadınlara seçme ve seçilme hakkı vermesi ile birlikte durum hepten karmaşık hal alacaktı.

Fakat yüzeysel bakış değişmedi ve Osmanlı'dan Cumhuriyet'e aktarıldı.

Bu defa, Atatürk'ün eşi Latife Hanım gündemde olacaktı. Çünkü denildiğine göre Mustafa Kemal bir Latife'yi idare edemiyordu.

Padişahlık gitmişti ama bakış açısı aynıydı, bu defa ortada Cumhurbaşkanı ve onun karısı vardı.

Hele hele Mustafa Kemal'in etrafında yaratılan "Zsa Zsa Gabor" ve benzeri yabancı aktristlerle ilişkiler hikayesi ile birlikte ele alındığında Kanuni ve Hürrem'den, Atatürk ve gözdesi Fikriye, karısı Latife, cariyesi Zsa Zsa Gabor'a geçilmişti.

Çok enteresan bir şekilde, Kanuni ve Osmanlı padişahlarını çok eşlilikle eleştiren Atatürkçülerin karşısına Şeriatçılar aynı teoriyle ortaya çıkıyordu.

Teorinin temel direği ise kadındı.

Ama burada kadın, bir "insan"dan çok bir "organ"ı simgeliyordu ve teorinin merkezi garip bir şekilde cinsellikti.

Dünya tarihini milletlerin savaşıyla, sınıf savaşıyla açıklamak yaygın iki sosyal teoriydi ama bu defa devreye kadınların savaşı ile açıklanan garip bir cinsel teori sokuluyordu.

Batılının özeleştirisi

İyi de bu teoriyi düzeltmeye neresinden başlayalım?

Öncelikle Osmanlı Haremi konusunda bir Batılı yazara kulak verelim:

"Biz Batılılar, İslam toplumunda cinselliği saplantı haline getirmek gibi eski ama hâlâ güçlü bir geleneğin mirasçılarıyız. Harem, müslüman cinsel duyarlığı üzerine kurulu Batı efsanelerinin kuşkusuz en yaygın simgesidir. Bu konuyu işleyen metin ve tasvirlerin üretiminde en bereketli dönemlerden biri 16. yüzyıl sonu ve 17. yüzyıl, en sık ele alınan konu da Osmanlı sultanının sarayıydı. Zihni kendi monarşik mutlakiyetçiliğik türlerinin esiri olan Avrupa, bir Doğu tiranı efsanesi geliştirdi, özünü de sultanın hareminde yakaladı. Seks alemleri kokuşmuş iktidarları anlatmakta kullanılan bir mecaza dönüştü."

Bu satırların yazarı Leslie Pierce, Osmanlı tarihi uzmanı bir Amerikalı kadın akademisyen.

Gerçekten de Osmanıl haremi üzerine 16. ve 17. yüzyıllarda üretilen seks alemleri efsanesinin nasıl da güçlü bir şekilde günümüzde de devam ettiğini, bir Batılı olarak ortaya koyuyor.

Ve üstelik bir kadın olarak!

Batılının Doğu kadınını bir seks objesine dönüştürmesi ve çizdiği bu çok eşli "grup" tablosunun tam zıddı da yine Batılılar tarafından çizilir.

Bu defa erkekler tarafından "kapatılan" kadınların anlatımına girişir Batılı. Onlara göre Doğu kadını "peçe"nin, "çarşaf"ın ardındadır.

Burada da hemen bir başka Batılı kadın ve feminist bir yazara kulak verelim:

"Birkaç yıl önce yanımda İtalyan bir arkadaşımla oradan buradan sohbet ederek Milano sokaklarında yürüyorduk. Çok radikal görüşleri olan anarşist dostum konu ‘İslam'da kadın'a gelince, 'Müslümanlar kadınlardan nefret eder' dedi, ‘onları torbalara sokarlar.'

"Durup çevreme bakındım ve duvarlara asılı düzinelerce dev posteri gösterdik. Bunların hemen hepsinde yarı çıplak kadın fotoğrafları vardı. ‘Avrupalıların kadınları sevdiklerinin kanıtı bu reklamlar mı?' diye sordum."

Bu satırların yazarı ise Ann Chamberlain.

Onu Türk okurlar, özellikle Safiye Sultan romanından yakından tanırlar.

Bu iki yazarın simgelediği yeni bakış açısına dikkat çekmemiz gerekir. Batı feminizmi, uzunca bir dönem Doğu kadınını kurtarmaya çalıştıktan sonra, bugün, aslında kurtarılması gerekenin Batı kadını olduğu sonucuna varmıştır.

Ve çok enteresan bir biçimde Batı feminizmi hareme, kadının köle edilmesi olarak değil kadının söz sahibi olması olarak bakmaya başlamıştır günümüzde.

Hürrem türbanlı değildi ama tacı vardı

İki ayrı uçta iki örnek, biri Doğu kadınını "çıplak bir zevk nesnesi" diğeri ise "kapalı bir mahrumiyet kölesi" olarak gösteriyor.

O halde hangisi doğru?

Aslında ikisi de yanlış.

Birinci yanlışı Atatürkçülerimiz pek severler ve Osmanlı saltanatı için kullanırlar.

Ama bu aslında bir Batılı bakış açısıdır.

İkinci yanlışı ise Şeriatçılarımız pek severler ve yine Osmanlı için kullanırlar.

Tabii bu da Batılının bakış açısıdır.

Peki neden kendi tarihimize, kendi gözlerimizle bakamıyoruz?

Osmanlı kadınının, hele hele saray kadınının neler giydiği ortada, bunları bugün bile Topkapı Sarayı'nda görebiliriz.

Osmanlı Hanım Sultanı, elbette Muhteşem Yüzyıl dizisindeki gibi giyinmiyordu.

O tür bir elbise ve o tür bir dekolte, 16. yüzyılın giysisi olamazdı.

Kaldı ki 16. yüzyıl Avrupası için bile o tür bir dekolte yoktu.

Tabii burada dekolte yoktu demek istemiyoruz, elbette vardı ama tarzı bu değildi. Her kıyafet belli bir dönemin ürünüdür ve dizideki kıyafet tarzı 1500'lerin değil 1700'lerin kıyafetidir.

Tabii ki buradan Hürrem'in kapalı, çarşaflı ya da türbanlı olduğu sonucuna da varamayız.

Hürrem, bir Halifenin eşiydi, dini bütündü, eşi ise tüm Müslümanların ruhani ve fiili lideriydi. Ama karısını Tayyip Erdoğan ya da Abdullah Gül gibi türbana sokmamıştı.

Hürrem'in başı açıktı ama bu onun hükümdar tacı takmasına engel değildi. Oysa dizide Hürrem, tacı olmayan bir hükümdardır!

Padişahın başı açık olur mu?

Ama yanlışın daha büyüğü Kanuni'nin "başı çıplak" halidir.

Hiçbir Osmanlı Sultanı, başında onun asaletini ve mülkün sahibi olduğunu gösteren asalet tacını takmadan görülemezdi.

Bunlar son derece önemli simgelerdir.

Osmanlı Sultanını başlıksız düşünemezsiniz. O başındaki kovuğu ve üzerindeki mücevheriyle görülür.

Yine Osmanlı sultanını hiçbir Osmanlı tebaasının yerde görmesine imkan yoktur.

Sultan sokaktaysa at üzerindedir, yaya bir sultan olamaz.

Eğer makamında yani sarayında ise mutlaka tahtındadır ve tahtı da yüksektedir.

Bu simgeler, hanedanı hanedan yapan simgelerdir bunları bir kenara bırakıp günümüze uyarlama yapamazsınız.

Bu tür uyarlamalar, sanatsal yaratıcılık değildir, sanatsal yaratıcılık dünü bugüne getirmek değil, bugünün insanını düne götürebilmektir.

Bugünün gözlüğü ve bugünün değerleri ile dünü değerlendirmek de başka bir yanlıştır.

O günkü Osmanlı toplumunu değerlendirirken o günün evrensel kuralları çerçevesinde bir değerlendirme yapmalıyız.

Bugünün evrensel ölçütleri ile dünü yargılayamayız.

Osmanlı içki içmez miydi?

Düne gittiğimizde Osmanlı toplumunun da, tüm İslam toplumlarının da, Türk ve Doğu toplumlarının da bugün sandığımız gibi olmadığını görürüz.

Muhteşem Yüzyıl'ı protesto eden ve kendilerini Müslüman sananların hali gerçekten acınasıdır.

Osmanlı Sultanı içki içmezdi, nasıl yaparsınız diyorlar?

Sen içmeyebilirsin ama Padişahlarımızın bazıları bal gibi içki içerdi; hem bal gibi içerdi hem de su gibi içerdi!

Sizin Padişahlarınız sizin gibi yobaz değildi ki...

Osmanlı kadınının başı açık olur muymuş?

Osmanlı kadınlarının başı açıktı, onlar örtünmezdi.

Ama onlar aynı zamanda Müslümandı, hem de iyi din eğitimi almış insanlardı.

Din despotluğu, din bekçiliği yapmak, onların aklına gelmezdi de sizlerin aklına gelir sadece!

Siz Halifeden bile daha Müslümansınız öyle mi?

İmam Gazali ve İstanbul imamı Tayyip

O zaman size bir din aliminden yanıt verelim, hem de en tutucu olarak görülen Gazali'den.

İçki, Müslümanlıkta yasaktı ama bu yasak tam uygulanamıyordu. Çünkü insanlar yine de içiyordu. Ama aklı başında Müslümanlar, insanların bu zaafını bile hoş görmeyi ve onu dine kazanmayı düşünüyorlardı.

O kadar ki, Gazali, sarhoşların kusmadıkları ya da taşkınlık yapmadıkları sürece camide bulunabilecekleri fetvasını vermişti. Sarhoşları dövüp camiden atma önerisine ise karşı çıkıyor, sarhoşun ayılmasını beklemeyi, ayılan sarhoşa içkinin kötülüklerini camide anlatmayı öneriyordu.

Gazali büyük Müslümandı, kimine göre ise çok yobazdı ama içki içenlere "tıksırıncaya kadar içiyorsunuz ya!" demiyordu.

Gazali, gizli içki içenlere karışılmasına da karşıydı. Çünkü evler insanların mahremiydi ve girilmesi içkiden daha büyük günahtı.

Namus bekçiliğine soyunanlara Osmanlı cevabı

Bir örnek de Hazreti Ömer'den verelim.

Hz. Ömer, bir evin duvarına tırmanır ve içeri girer, girdiğinde bir adamı şarap içerken ve zina yaparken bulur. Hz. Ömer adamı azarlamaya başlar.

Adamın cevabı ise şöyledir:

"Bir kabahat işlediğimi kabul ediyorum ama sen üç kabahat işledin.

"Allah başkalarını gözetleme diye buyurur, sen gözetledin.

"Allah evlerine kapılardan girin diye buyurur sen çatıdan girdin.

"Allah başka insanların evine onların izni olmadan ve onları selamlamadan girmeyin diye buyurur ama sen bunları yapmadın."

Halife hatasını anlar ve çıkar.

Din adına, ahlak ve namus bekçiliği, görüldüğü gibi dinimizde yoktur. Ve Dört Halife devrinde bile yoktu.

Çünkü bizim Halifelerimiz Tayyip ve Abdullah kadar Müslüman değillerdi!

Osmanlı'nın bir din devleti olduğunu düşünenlere, hele hele "Evet ben İstanbul imamıyım" diyenlere, ahlak ve namus bekçiliğine soyunanlara bir cevap da Osmanlı'dan verelim.

Kanuni'nin kız kardeşi Şah Sultan, Sadrazam Lütfi Paşa'nın eşidir. Lütfi Paşa, bir gün bir fahişeyi (Şeriatçılarımızın hoşuna gitmeyecek ama Osmanlı'da da fahişelik vardı) cinsel organını keserek cezalandırır. Bunun üzerine Şah Sultan eşinden boşanır.

Benzer bir örneği Safiye Sultan dolayısıyla bir İngiliz elçisi de aktarır:

"Valide Sultan, Haseki Sultan ve Büyük Senyör'ün kadınlarıyla sarayda yürürken Boğaz'da hep birlikte hizyla yol alan çok sayıda kayık görmüş. Valide Sultan ne olduğunu anlamak için adam yollamış. Bu adama vezirin kahpelere yani fahişelere ceza verdiği söylenmiş. Bundan hoşlanmayan Valide Sultan haber göndererek Hadım Paşa'ya seferde olan oğlunun (yani Padişahın), veziri kadınların işini bitirmek üzere değil, kenti yönetmek üzere görevledirdiğini bildirmiş. Diğer işlere bakmasını ve efendisi dönene kadar bir daha kadınlarla uğraşmamasını emretmiş."

Valide Sultan, İstanbul'un ve Çankaya'nın imamlarına ne derdi acaba, bir düşünsenize!

Osmanlı çok eşli miydi?

Yobazlığın tek türü yoktur elbette, bazı Şeriatçı yobazlar olduğu gibi bazı Atatürkçü yobazlar da var.

Atatürkçünün yobazına göre Osmanlı haremi bir genelevdir, Osmanlı'da kadınlar köledir, erkek "boş ol" der kadını boşar vb...

Bu efsaneleri artık bir tarafa bırakmanın zamanıdır.

Öncelikle Osmanlı'da çok eşlilik diye bir şey sadece istisnaydı. Günümüzde Osmanlı'da evlilik kurumunu ve çok eşlilik rakamlarını biliyoruz.

Rakamlardan elde ettiğimiz verilere göre çok eşli erkek sayısı %5'i geçmez.

Erkekler kadınları keyiflerine göre boşayamazlar, çünkü boşanmalara mahkemeler bakar. Üstelik kadın da boşanmak için başvurabilir.

Mahkemede kadın ve erkeğin şahitliği denktir.

Allahtan Osmanlı mahkeme kayıtları günümüze kadar gelmiştir de, bu çok eşlilik efsanesine karşı elimizde sağlam belgeler vardır.

Kaldı ki çok eşlilik denilen olay, nüfus bakımından da imkansızdır. Çok eşli bir toplumda kadın sayısının mantıken en azından erkek sayısının iki katı olması gerekirdi ki, bu durumda nüfus dengesi ve çoğalma gerçekleşemezdi.

Bu arada çok eşliliği günümüz bakış açısıyla yargılamamak gerekir. Günümüz için yanlış olan bu uygulamanın bile o dönem için aslında daha "ileri" ve hatta "kadının yararına" bir kurum olduğunu söyleyebiliriz.

Aynı dönem Batı toplumunda, bir erkeğin ikinci eşi olmazdı ama metresi olurdu. Metresin herhangi bir meşruiyeti yoktu ve fahişe sayılarak cezalandırılırdı. Yine metresin, erkek üzerinde ve geleceği üzerinde de bir hakkı yoktu.

Çok eşlilik, böylesi bir dönemde, ikinci eşe, toplumsal bir meşruiyet sağlayarak onu fahişelikten eş mertebesine yükseltmektedir.

Bunun dışında ona eş olarak verilen hak, hukuki bir güvencedir ve kadının geleceğini garantilemektedir.

Ve yine böylesi bir kurumla, ikinci eşin çocukları bir piç olmaktan kurtulmaktadır.

Çok eşliliği dönemi içinde değerlendirmek ve o dönemin diğer uygulamaları ile kıyaslamak gerekmektedir, bugünle değil.

Harem kadını değil erkeği denetler

Batılının ve Batılıdan esinlenen günümüz sıradan insanının gözündeki Harem tablosu da elbette büsbütün çarpıktır.

Öncelikli olarak Harem, "açılma" değil "kapanma" mekanıdır. Çünkü Harem, kutsaldır. Kutsal olan yerde, resmedildiği şekilde çırılçıplak kadınların dolaşması düşünülemez bile.

Bunun dışında Harem kadının değil aslında erkeğin denetlendiği bir alandır.

Osmanlı Sultanı, Harem kurumu ile bir denetime sokulmakta, hayatı düzenlenmektedir. Düzenlemeyi yapan Padişahın annesi olan Valide Sultan'dır ve Harem'in sultanı odur.

Harem'de hemen hemen hiçbir padişahın kadın seçmesi gibi bir durum olmamıştır.

Hele hele her gün yatağına farklı bir kadını alan bir Padişah, o gün Padişahın bile ancak rüyasında göreceği bir şeydi ama biz bunun utanmadan filmini çekiyoruz.

Padişahların genelde iki, üç, dört kadın dışında, bir ilişkisi olmamıştır ya da Valide Sultan tarafından buna izin verilmemiştir.

Öyle yüzlerce cariyesi olan bir Padişah safsatadan başka bir şey değildir.

Haremde yetişen kadınlar mutlak bir disiplinle ve müthiş bir eğitimle yetişir ve genellikle devletin diğer sadrazam gibi yöneticileri ile evlendirilirdi.

Böylelikle sadece Padişah değil devletin tüm yönetici erkekleri, Valide Sultan tarafından idare edilen bir kurumla evlenirdi.

Bu, kadınların devleti batırması değil, kadının devlet yönetimine katılmasıydı!

Harem'in bir kurum olması, bunun bir fitne yuvası olmadığını gösterir. Devlet kendi geleceği için kadınları eğitme işini üzerine almıştır.

Batıda ve Doğuda Kadın

Batılının hiçbir zaman anlayamayacağı Harem, aslında Batı ve Doğunun kadına bakışının da bir aynasıdır.

Harem, Batılının sandığı gibi ulaşılabilirliğin değil ulaşılamazlığın bir simgesidir.

Batıda kadın cinsel bir "madde"dir, Doğuda ise ruhsal bir "mana"dır.

Kadın Doğuda erkekler için bu nedenle genellikle bir "hülya"dır.

Batıda kadın erkeğin birleştiği bir "cins"tir, Doğuda ise erkeğin ulaştığı (çoğu zaman ulaşmaya çabaladığı) bir "mertebe"dir.

Bunun kelimelere yansıması Batıdaki birleşmenin cinsel birleşmeye dönüştürülmesi, evlilik kurumu ile de mülkiyete indirgenmesidir.

Doğuda ise birleşme ruhlarda olur o nedenle sevgililer genellikle gökyüzüne uçarlar, uçuran ise zümrüdüanka olan kadındır.

Batıda aşk önce cinselliktir, Doğuda ise cinsellik aşktandır.

Batıda kadın erkeğin zıddıdır, o karşıt cinstir. Batılı erkeğe "man"e karşı kadın yani "woman" vardır.

Doğuda ise kadın sözcüğü sonradan (17. yüzyıldan sonra) kullanılmaya başlanmıştır. Bunun yerine erkeğe han, kadına hanım denir.

Burada "hanım" "han"ın zıddı değil, eşiti ve eşidir.

Hikayeye göre Cengiz Han, beyleri ile yaptığı bir toplantıda, "beyler ben sizin hanınızım" demiş ve sonra da eşine dönerek "o da benim hanım" demiştir.

Bu örnekte de görüldüğü gibi kadın-erkek eşitliği, Türk'ün töresinde vardır.

Aynı Cengiz Han'ı annesi yetiştirmiştir.

Reşideddin'in Cai-el Tevarih adlı eserinde şu satırları okuruz:

"Babası Cengiz Han'ı yetim bırakınca, annesi onu ve bütün orduyu eğitti, bazen bizzat savaşa bile katıldı. Ta ki Cengiz Han bağımsızlığını kazanıp olgunlaşıncaya kadar. O dünya hükümdarlığı mertebesine ulaştı ve annesinin çabaları sayesinde büyük işler başardı."

Cengiz Han'ın en büyük destekçisi ve danışmanı da eşiydi.

Ve o günün tarihçileri, kadınların erkeklere akıl vermesini, şimdiki "çağdaş" tarihçilerimiz gibi garipsemiyordu.

Kadın haklarında ne kadar ilerlemişiz değil mi?

Padişah anaları

Osmanlı Sultanlarına gelince, kadın düşmanı teorilere bir de ırkçılık ekleniyor ve Padişah annelerinin etnik kökeni ortaya konuluyor.

Üstelik bunu en enternasyonalist ve hümanist geçinen insanlar yapıyor...

Osmanlı, "Osmanoğulları"nın devletidir. Burada hanedan ve onun devleti esastır.

Osmanlı devletine biz "Osmanlı Devleti" deriz ama onlar bu sıfatı kullanmamış ve onun yerine "Devlet-i Aliye" sıfatını kullanmıştır yani Yüce Devlet.

Osmanlı'da devletin ve hanedanın devamı her şeyin üzerinde tutuluyordu. O nedenle Osmanlı hanedanına rakip bir hanedan çıkmaması yüce devletin geleceği için en önemli şeydi.

Osmanlı, çağdaşı tüm Türk devletlerinden ve Batılı devletlerden uzun yaşamıştır çünkü hanedana ve devlete kimseyi ortak etmemiştir.

Osmanlı Padişahları kendilerine Türk soylu kızlar almıyorlardı çünkü Türk soyunun devamını korumak zorundaydılar.

Bir paradoks gibi dursa da, Oğuz Han'ın en önemli Türk boyu, diğer Türk soylarından kız alırsa, boylar arası bir savaş kaçınılmaz olurdu.

Bunu gören Kayılar, diğer Türk boylarından kız almadılar ve Kayı soyunu devam ettirdiler.

Osmanlı'nın sırrı buradaydı ve bu nedenle 700 yıl ayakta kalabildi.

Evliliklere bugünkü gibi bakarsak, Osmanlı'yı hiç anlayamayız.

Osmanlı erkekleri soyların ve devletin devamı için böyle evlilikler yaparken Padişahların kızları da diğer devlet yöneticisi beylerle evlendirerek, hanedanın ailesine katılırdı.

Burada da hedef devlete bağlılığı arttırmak ve devleti güçlendirmekti.

Böylelikle devletin, Osman'ın oğulları ve kızları, devletin devamını "birlikte" sağlamış olurlardı.

Osmanlı Padişahlarının annelerine ve karılarına laf söyleyenler bunu yaparak çok büyük bir Türkçülük ve ilericilik yaptıklarını sanıyorlarsa yanılıyorlar.

Onlara şunu hatırlatalım, bizler de Osmanlı tebaasının torunlarıyız, isterseniz araştırmalarınıza kendi anne ve ananelerinizden başlayın!...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sosyal Ağlar

Alperen.org Designed by Templateism.com Copyright © 2014

Tema resimleri Bim tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.
Published By Gooyaabi Templates