Haberler

Biz, Artık Türk Değiliz!

Çeşitli sebeplere bağlı olarak "Şark"ta yaşayan pek-çok vatandaşımızda bir "kürtlük kompleksi" teşekkül etmiştir.
Gerçekten de "Şark insanında" böyle bir kompleks vardır. Doğu'lu birçok insanın içinde, garip bir eziklik ve "kürt sayılma" korkusu vardır. Ben, bunu, hem kendimde, hem de pekçok "Şarklı" vatandaşlarımızda zaman, zaman müşahede etmişimdir. Üstelik, "Şarklı'ya, bu gözle bakmanın doğurduğu menfi bir zaman vardır ki, bu komp­leksi derinleştirmektedir.

Bundan yıllar önce, henüz 22 yaşında bir delikanlı idim. Yedek subay olarak askerlik görevimi yapıyordum. Bir muvazzaf arkadaşımla birlikte İstanbul'a gezmeye gitmiştik. Arkadaşım İstanbul'lu idi ve Üsküdar'da evleri vardı. Beni, evlerine davet etti; birlikte gittik.

Genç teğmen beni annesine takdim ederken:
— Bak anne, sana sözünü ettiğim Şark'lı arkadaşım, işte bu, dedi.
Annesi, beni, önce meraklı bir gözle süzdü; sonra, gerçekten içten gelen bir sevgi ile karşıladı. Bu arada, oğ­lunun kulağına eğilerek birşeyler fısıldadı. Hassas bir ya­pıya sahip olduğum için, bu durumdan tedirgin olmuştum. Bunu anlayan arkadaşım, gülerek şöyle konuştu:
— Annem ne diyor biliyor musun? Neden arkada­şını "Şarklı" olarak takdim ettin? Bu onu kırmaz mı? Baksana, hiç de şarklıya benzemiyor.
Ben, içimde derin bir eziklik hissi duyarak ve kekeliyerek:
— Hayır efendim! Neden kırılacak mışım? Şarklı ol­mak ayıp değil ki,.. diyebildim. Fakat, itiraf etmeliyim ki, içimdeki eziklik duygusunu, bir müddet unutmadım.


Bu noktaya gelmişken, bir hâtıramı daha anlatayım. Yıl 1968. Van'dan Doğubayezit'e gidiyorum. Yolum, Ağrı ilinin merkezi Karaköse'ye uğradı. Otobüsümün kalk­masına epey zaman var... Ben, terminalin yakınında bu­lunan bir kahvehaneye gidip oturdum. Çay söyledim. O anda, yanıma iki kişi geldi. Hemen tanıdım. Bunlar, yıllar önce, Erzurum Erkek Öğretmen Okulu'nda birlikte oku­duğumuz Ağrı'lı iki arkadaşımdı. Onları görmekten mem­nun oldum. Hemen ayağa fırladım, kucaklaştık... On­lara da çay söyledim. Hem çay içiyor, hem eski günlerimizi anıyorduk. Söz, dönüp dolaşım -o, zaman- vatanımızı saran anarşi olaylarına ve bölücülük faaliyetlerine gelmişti. Ben, Doğu'nun Türklüğünden söz ediyordum. Hayret, daha önceleri ateşli birer Türk milliyetçisi olan bu arka­daşlarımın yüzlerinde, hiç de sözlerimden memnun olma­mış insanların çizgileri beliriyordu. Nihayet, birisi şöyle konuştu:
— Biz, artık Türk değiliz!
Şaşırmıştım:
—Neden? Peki nesiniz?
Cevap verdiler:
—Biz Kürd'üz! Hayretle konuştum:
—Nasıl olur? Daha düne kadar Türk'tük, Türk milli­yetçisi idik. Müslümandık ve birbirimizi seviyorduk. Şim­di, bu ayrılığın sebebi ne?...


Güldüler ve şöyle konuştular:
— Gerçekten de öyle idi. Biz, senelerce Türk olduğu­muzu söyledik. Fakat, kendimizi kabul ettiremedik. Şimdi sen söyle bakalım, sen hâlâ Türk müsün?..
Ben
—Elbette Türk'üm, dedim.
Bu sefer kahkahalarla gülerek şöyle dediler:
— O, senin hüsn-ü kuruntun! Sen, kendini istediğin kadar Türk kabul et; onlar, seni Türk kabul etmezler ki!...


Bu sözleri, içimde, alevden bir hançer gibi dolaştı. He­men kalktım ve vedalaşmadan uzaklaştım. Daha sonra, otobüste, yol boyunca düşündüm. Konu ile ilgili, nice hâtıralarımı ve başıma gelen nice olayları düşündüm, düşündüm...
Bu ne garip oyundur ki, Doğu Anadolu denince, ne­den akla hemen "kurtluk" gelir? Bu oyunu, bize kimler oynadı? Yahut, bu yanlışı, nasıl olur da bir türlü düzel­temeyiz? Biz, bir fasit dairenin içine mi düşmüştük?

İşte, bir hâtıram daha:

Babam, Van Gümrüğünde görevli idi. Biz, çocuktuk. Köylüler, yağ, yoğurt ve yumurta getirip satarlardı. Biz, o zaman, bu fakir köylülere 'kürt" derdik. Nitekim, böyle birilerini görünce, koşa koşa annemize giderdik:
— Anne, kürtler, yağ, yoğurt ve yumurta getirmiş­ler. .. Alacak mıyız? diye sorardık.
Daha sonra Erzurum'a talebe olarak gittik. Bu sefer, orada bize de "kürt" dendiğini hayretle öğrendik. Çok sonraları, öğretmen olarak Bursa'da çalıştığım zaman, ço­cuğunun mağdur edildiğini sanan bir öğrenci velisinin, okulun kapısından çıkarken, şöyle isyan ettiğini kulakla­rımla işittim:
— Erzurum'lu bir kürdü, öğretmen yaparsan, işte böyle yapar, diyordu.
Oysa, ben, öğrenci velisinin kızdığı o öğretmeni, yakınen tanıyordum. Asla, bir tek kelime kürtçe bilmiyordu ve bölücü bir şuur taşımıyordu.
Anlaşılıyordu, ki "kürt", bir itham ifadesi idi ve sınırı belli değildi. Hayretle ve esefle öğrenmiştim ki, "kürt" kelimesi, yerli yersiz kullanılıyor; birçok doğulu insan, haksızca ve insafsızca lekeleniyordu.


Gerçekten "kimdi kürt?", "kimdi kürtçü?" Bu it­ham, bu kadar kolay kullanılabilir miydi? Doğu'lu aydın­ları ve biraz sivrilmiş kişileri, çeşitli biçimlerde lekeleyenler kimlerdi? Bunu neden yapıyorlardı? Gaflet miydi, ihanet miydi, menfi bir alışkanlık mıydı? Türk düşmanları, bu durumdan istifade etmezler miydi?

Nitekim, çok iyi biliyorum ki, emperyalist güçler ve bölücüler, bu havadan istifade ediyorlardı. Bu gibileri, Doğu'lu aydınların ve lider tiplerin adreslerini, nereden temin ediyorlarsa ediyorlar. Bunlara bölücülük, bölgecilik ve "kürtçülük" propagandası yapan broşürler, mektuplar, belgeler ve kitaplar postalıyorlardı. Bu suretle, masum insanları, resmî makamlar karşısında müşkül durum sokarak sicillerine “mim” koydurmak istiyorlardı. Türk’ün düşmanları, “Şarklı” olmayı, netameli bir şey duruma sokuyor ve esefle belirtelim ki, bir noktaya kadar da başarılı oluyorlardı.

Öte yandan, bir müessesede huzursuzluk mu var? Rakibler birbirlerini itham için bahane mi arıyorlar? Çok defa Doğu'lu aydınlar için itham hazırdır: "kürtçü!',.
Bunları, niçin yazıyoruz. Milletimiz ve ilgililer, oyna­nan oyunları görsünler, vatan çocuklarının yalan, yanlış iftira ve isnatlara kurban gitmesini önlesinler, dostlarını ve düşmanlarını tanısınlar.


Kesin olarak bilinmelidir ki, Doğu ve Güney-Doğu Anadolu insanı, ekseriyetle "kürt" tâbirinden hoşlanma­maktadır. Doğu'da yaşayan halkımızın çok büyük bir ek­seriyeti, böyle bir ithama muhatap olmaktan muztariptir.


Öte yandan, "kürtçe" konuşsun veya konuşmasın, bazıları "ben kürdüm" diyorsa, bunu, Türk'ten ayrı bir kavim şuuru ile değil, "ben şarklıyım" mânâsında ve ma­sumca kullanmaktadır. Bunları tanımak kolaydır. Bunlar, vatanın ve milletin bütünlüğüne bağlı, gönlünde AY-YILDIZLI ALBAYRAĞI taşımaktan gurur duyan, Türk-İslâm kültür ve medeniyetinin değerlerine bağlı kimseler­dir. Bu konuda bir hâtıramı anlatmak istiyorum:

1978 yılı Ağustos ayının son haftası idi. Van'a izinli gitmiştim. Bir cuma günü, Van Yeni Camii'nde namaz için toplanmıştık. Cami, hınca hınç dolu idi. Hani, iğne atsan yere düşmez derler ya, işte öyle idi. Mahallî kıyafet­lerinden kolayca anlaşılacağı üzere, çeşitli köy ve aşiret­lerden binlerce "şarklı" camii doldurmuştu. Hatip, hutbe­de, Malazgirt Savaşı'nı, büyük kumandan ve hakan Muhammed Alparslan'ı, onun muhteşem imanını, ahlâkım ve yiğitliğini dile getiriyordu. Camii dolduran halk, âdeta kendinden geçmiş, tam bir vecd halinde anlatılanları dili­yordu. Hatip, o kadar içten ve canlı konuşuyordu ki, top-yekûn cemaat, sanki Malazgirt Ovası'nda idi ve Alpars­lan'ın safında Bizans orduları ile çarpışıyordu. Bu arada, dinleyicilerden bazıları, heyecanlarını bastıramıyor ve "Allah!" diye naralar atarak kitleyi dalgalandırıyordu. Gözlerimle görüyordum ki, camii dolduran halk, istisna­sız Alparslan kadar Türk ve Müslüman'dı. O, daima bu heyecanlarla dolu idi.


Ancak, dış güçlere âlet olan piyonlar da boş durmu­yorlardı. Halkı, Türklük'ten ve Müslümanlık'tan soğut­mak için ne mümkünse yapıyorlardı. Maalesef kandırılmış ve halktan koparılmış, hüzünle belirtelim ki, çok defa, oku­muş yazmış küçük ve fakat etkili bir zümre, ellerinden gelen her kötülüğe tevessül ediyorlardı. Yani, masum Doğu Ana­dolu halkı, Türk-İslâm kültür ve medeniyetinin değerleri ile heyecanlanırken, bazıları, ellerinde boyalar, duvarlara kızıl emperyalizmin sloganlarını çiziktiriyor ve kucaklarında taşıdıkları kalaşnikoflarla insanlarımızın kanlarını dökü­yorlardı.


Öyle anlaşılıyordu ki, Doğu'da "kürt" sözünden hoş­lanmayan ve onu bir kavim adı olarak kabul etmeyen ter­temiz vatan çocuklarının yanında, tam bir bölücü kafası ile hareket eden, "siyasî kürtçülük" yapan, gerektiğinde silâhlı eşkiya çeteleri teşkil edebilen kimseler de türemişti. Bu gibileri, daha dün, vatanımızı işgal eden Moskof sü­rüleri ile işbirliği yaparak Doğu'da akıl almaz ve vicdan kabul etmez katliâmlara girişen, hiç ayırım yapmaksızın bütün Doğu'yu kana ve gözyaşına boğan zâlim Ermenileri "kardeş" edinmiş, onlarla ortak "örgütler" kurmuş, yurt içinde ve yurt dışında olmadık ihanetlere başvurmuş, kan­dırılmış veya satın alınmış hâinlerdi.

Ayrıca, itiraf etmeliyiz ki, başarısız ve verimsiz bir "maarifimiz" vardı. Ne gariptir ki, evlerinden, birer vatan­perver ve namazlı niyazlı gençler olarak ayrılan Doğu ve Güney-Doğu Anadolu'lu çocuklarımızdan bazıları, yüksek öğretim için gittikleri -Ankara, İstanbul ve İzmir gibi— büyük şehirlerimizde dahi -her nasılsa- materyalist ve bölücü olarak dönüyorlardı. Üstelik, bunların sayısı da az değildi. Oysa, bir milletin ve devletin "Millî Savunması" nda maarif başta gelirdi. Çocuklarına iyi bir tarih şuuru verememiş, Moskof'u, Ermeni'yi, Bulgar'ı, Yunan'ı ve bil­mem daha kimleri öğretmemiş, kısaca, dostunu ve düşma­nını iyi belletememiş, kendi "millî" ve "mukaddes" de­ğerlerini, kafalara ve vicdanlara gerektiği gibi işleyememiş, Türk'ü Türk'e, Müslümanı Müslümana sevdirememiş bir maarif ile nereye gidilebilirdi?


Öte yandan, bütün tarihimiz boyunca müşahade etti­ğimiz bir müsamahamız vardı. Biz, fethettiğimiz toprakla­ra, üzerinden asırlar geçse bile kendi adımızı vermiyor, ya eski isimleri kullanıyor, ya düşmanlarımızın telkin ettiği isimleri tercih ediyorduk. Meselâ, ordularımız Avrupa'ya açılıyor, oraları "yurt" ediniyor, hattâ başşehrimizi o top­raklara taşıyorduk, ama o toprakları, bir türlü Türkleştirmiyor, bilfarz, mukaddes Avrupa topraklarımıza "Rum-Eli" diyorduk. Bin yıllık "Dadaşlar-Eli"nin adı, ya "Er-zen-i Rûm", ya da "Arz-ı Rûm" idi. Ya turizm adına iş­lediğimiz cinayetler... Ya, İzmir'e "Homer'in diyarı hey!" diyen şairlerimiz... Ya topyekûn Doğu'yu "Kürdistan" diye isimlendirişimiz... Kamuslara ve Osmanlı arşivlerine kadar sızan bu gafletimiz... Ya "İslâm Ansiklopedisine "Kürt" maddesi ile ilgili olarak meşhur Rus ajanı Minorsky'nin bu konudaki yazısını koyuşumuz.. . Bu konu­da o kadar misal var ki, saymaya utanıyoruz. Evet, bu gaf­letimiz, artık bitmelidir.


Kaldı ki, Doğu ve Güney-Doğu Anadolu'muz, en az bin yıldan beri topyekûn Anadolumuz'un Türkleşmesinde büyük rol oynamış, büyük fikir ve ilim adamları, büyük şairler ve liderler yetiştirmiştir. Bunları, genç nesillere tanıt­mak boynumuzun borcu değil midir? Gerçekten de büyük Türk milliyetçisi, halk şairi Erciş'li Emrah'ı, din ve dil âlimi Vankulu Mehmed Efendi'yi, büyük müfessir, din âlimi ve Türk milliyetçisi Vanî Mehmed Efendi'yi, büyük araştırmacı ve âlim Ali Emirî Efendi'yi kaç kişi tanır? Yi­ne, meşhur "Mârifetnâme" yazarı İbrahim Hakkı Hazret­leri layıkı ile tanınıyor mu ?. Türklüğe hizmet etmiş yüzler­ce aşiret reisinin kaçının adını biliyoruz. Meselâ, Seyyid İdris Bitlis'i kimdir? Akbıyık Mehmed Bey kimdir? Bıra­kın imparatorluk dönemini, Çanakkale'de, İstiklâl Savaşı'nda, Kore'de, 1974 Kıbrıs çıkarmasında şehit düşen ve büyük kahramanlıklar gösteren vatan çocuklarının isim listeleri neden meydanlara asılmaz, neden adları müesseselere konmaz ?...


Doğu ve Güneydoğu Anadolu'dan yetişmiş, devlete, millete, Türklüğe büyük hizmetlerde bulunmuş değerli alimler ve destanlaşmış kahramanlar vardır. Bunlar niçin unutulmuştur. Meselâ Eleşkirt'te destanlaşmış bir Abdülmecit Beğ vardır. Niçin, unutulmuştur? Eleşkirt denince akla niçin Abdülmecit Beğ gelmez?


Söz merhum Abdülmecid Beğ'den açılmışken onunla ilgili bir hatıramı anlatmak istiyorum. Hadise, Millî Mücadele'de geçmiş. Ben bu hatırayı Müşir Ağa adında biri­sinden dinledim. Allah (CC) rahmet eylesin, Müşir Ağa Ağrı'nın Tutak kazasının Molla Şemdinli köyünden idi. Oğlu Ömer Hazar, halen hayattadır. Bu hatırayı da, Mü­şir Ağa'dan, Ömer Hazar'la birlikte dinledik.


Abdülmecit Beğ'in oğlu Ağrı eski Milletvekili Halis Öztürk'tür. Abdülmecit Beğ'in Milli Mücadele'de hizmet­leri geçmiş büyük bir kahraman olduğu, Kuva-i Milliyeci, yani milli kuvvetlerin o bölgedeki en mühim şahsiyetlerin­den birisi olduğu herkes tarafından bilinmektedir.


Biliyorsunuz, o dönemde Doğu Anadolu'da en büyük zulmü, Rus desteğindeki Ermeniler yapmıştır. Ermeni sal­dırıları ve zulmü devam ederken, bunlarla Kâzım Kara-bekir Paşa Komutasındaki 15. Kolordu'ya bağlı birlikler mücadele ediyorlardı. Bu mücadeleler esnasında, bir cep­hede, Ermeniler, siperlere yerleşmişler. Türk kuvvetleri taarruz etmek mecburiyetinde. Ancak, böyle bir taaruza kalkışılırsa büyük zaiyat verileceği de aşikâr. Çünkü bi­zimkiler süngü ile girişecekler, Ermeniler siperlerden za­manın ağır silahlarıyla yaylım ateşine başlayacaklar. Bu durumda da büyük zaiyat söz konusu...


Kâzım Karabekir Paşa da, Ermeniler'le karşı karşıya gelmiş olan birliğin başında. Eleşkirtli Abdülmecit Beğ de komutasındaki Kuva-i Milliyecileri ile birlikte orada. Paşa bir müddet düşündükten sonra Abdülmecit Beğ'i yanına çağırıp şöyle konuşuyor:
— Abdülmecit Beğ, görüyorsun. Ermeniler siperlere tam oturmuşlar. Onları ayağa kaldırırsak tamam, mesele kalmaz, gerisini biz hallederiz. Siperlerden çıkmaları için askerin oraya varması lazımı. Asker oraya varıncaya ka­dar mahv olur. Bu işte sana güveniyorum. Ermenileri siperlerden sen sökeceksin.


Abdülmecit Beğ'in süvari birliği var; yani o zamanki adıyla çetesi. Bu süvari birliği Kuva-i Milliyeci vatanse­verler, milliyetçilerden teşekkül etmiş.. Vatanın tehlikede olduğunu görüp silaha sarılmış gerçek kahramanlar.


Kâzım Karabekir Paşa, konuşmasına şöyle devam ediyor:
— Sen, süvarilerinle Ermeniler'i siperlerden sökecek­sin, ondan sonrasını merak etme, geri çekil. Biz onların işini bitiririz.
Abdülmecit Beğ, önce sağa sola bakıyor, kısa bir müd­det düşündükten sonra Paşa'ya dönüp şöyle hitap ediyor.
"Paşam, zor iş be.. Ben de çok zaiyat verirem". Bu­nun üzerine Paşa, biraz da lâtife olsun diye Abdülmecit Beğ'e;
"Sen korktun galiba Abdülmecit Beğ! diyor.
"Korktun" kelimesi Abdülmecit Beğ'in moralini bo­zuyor. Üzüntüsünü ve kararlılığını aynı anda göstererek şöyle konuşuyor.
"Ben mi korktum? Vallahi korkmamışım. Amma madem ki, sen korktun diyorsun. Peki, emrin başım üstü­ne." Abdülmecit Beğ'in bir atı var. Adı "Teyro". Teyro Arapça bir kökten türemiş, "Uçan" manasında. Abdül­mecit Beğ, adamlarına emir veriyor:
"Teyro'yu hazırlayın!". Teyro hazırlanmış. Abdülme­cit Beğ, adamlarını, yani Kuva-i Milliyeci vatanseverleri toplamış ve onlara şöyle seslenmiş:
— Vazifemiz, bizi arkadan vuran bu Ermeni çetele­rini yerlerinden sökmektir. Biz, Moskofla işbirliği yaparak bu müslüman milleti arkadan vuran Ermeniler'i siperlerin­den çıkarttıktan, söktükten sonra geri çekileceğiz. Ondan sonra durumu Ordumuza emanet edeceğiz. İşimiz zor, fa­kat Allah (CC)'m izni ile başaracağımıza inanıyorum.
Abdülmecit Beğ, Kâzım Karabekir Paşa ve diğer ku­mandanlarla vedalaşıyor. Yıldırım hızıyla siperlerdeki Ermeniler'e hücum edip, onları söküyor ve aynı hızla geri dönüyorlar. 15. Kolordu'ya bağlı birlikler de, yerlerinden sökülmüş olan Ermeniler'e karşı önce top ve silahlarla saldı­rıyor ve arkasından da çok çetin bir süngü savaşı veriyorlar. Ermeniler, bertaraf ediliyor. Kuva-i milliyecilerin reisi Abdülmecit Beğ, bu savaş sırasında ağır yaralanıyor. Ab­dülmecit Beğ, bir mermi yarası alıyor; mermi akciğerine isabet ediyor, ciğeri delip geçiyor. O zamanki imkânlarla biraz tedavi ediliyorsa da o yara ile bir müddet yaşıyor ve o yara sebebiyle vefat ediyor. Yani, şehid oluyor.


Abdülmecit Beğ ve ailesi, İstiklâl Savaşı'ndan sonra haklı olarak "ÖZTÜRK" soyadını aldılar ve bundan gurur duydular.


Bu özbe öz Türk olan vatanseverlerin çocuklarını aynı şuurda tutabildik mi? Tutamadıysak hata, kabahat onlar­da mı, bizde mi? Yoksa eğitim sisteminde mi? Bir zaman­lar Eleşkirt'te, hatta bütün Doğu'da, destanlaşmış olan Abdülmecit Beğ ve diğer kahramanlardan çocuklarının, torunlarının haberi var mı? Hiç birinin bunlardan haber­leri yoktur. Türk insanının, müslüman ve Türk olarak yetiştirerek yüksek okullara yolladığı çocuklarının durumu ortada...


Şurası bir gerçek ki, en azılı bölücüler Doğu'dan ve Güneydoğu'dan değil, Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlerden çıkmaktadır. Namazlı-niyazlı evlerinden ayrılan, bu atana, bu millete ve bu devlete gönülden bağlı insanlarımız, gençlerimiz ihanet şebekeleri tarafından kandırılıyor.


Bölücü faaliyetler, yalnız Doğu'ya mahsus olaylar değildir. Nereye giderseniz gidiniz, bölücülük faaliyeti ile karşılaşırsınız. Bu faaliyetler, hiç tavizsiz söylüyorum, "Türk-îslam Kültürü ve Medeniyeti" zeminine oturan bir maarifle önlenir. Bunun dışında bir yol yoktur. Türk-İslam Ülküsü derken, yüzde yüz Türkleşmeyi, yüzde yüz islâmlaşmayı, yüzde yüz muasırlaşmayı kast ediyoruz. Ve nasıl Batı'nın bir medeniyeti varsa, ileri ilmi ve teknolojik hamleleri gerçekleştirebilmişlerse, biz de Türk ve İslam olmanın şuuru içerisinde ileri hamlelerle, zaten mevcut olan Türk-İslâm Kültür ve Medeniyeti'ni yeniden ihya etmek zorundayız. Diğer bütün yollar çıkmazdır. İsteyen denesin. Türkiye'yi ne Marx'ın kitabı kurtarır, ne Adam Smith'in kitabı; bu memleketi Türk-İslam klâsikleri kur­tarır. Unutmamalıyız ki, her milletin, her medeniyetin bir temel mukaddes kitabı vardır.


Doğu ve Güneydoğu Anadolu'dan yetişmiş, Türk devletine ve milletine bağlı devlet adamları, ilim adamları, şairler, yazarlar, kahramanlar saymakla bitmez.


Şimdi de Van eski Müftüsü Kasım Arvas Beg'den din­lediğim bir hatıradan daha bahsetmek istiyorum. Bu, bü­yük mutasavvıf Abdülhakim Ar vasi (Kuddise Sirruh) ye aittir. Rus­lar, 1915 yılında Doğu Anadolu'yu işgal ettiklerinde müslüman ahaliye çok zulm ettiler. Zulümlerini Ermeniler'le birlikte, onların rehberliğinde gerçekleştiriyorlardı. Yani Ermeniler gösteriyor, Ruslar katlediyordu. Öyle bir imha ki; kadın, erkek, çoluk çocuk demeden.. Müslümanmı müslüman deyip imha ediyorlardı. Anadolu'nun kaderi müşterek, her yerde aynı hadise yaşanıyordu. O tarihlerde, bizim aile Van'ın Müküs (Bahçesaray) kasabasının Arvas köyünde, Doğu Bayazıt'ta, Erciş'te.. Çeşitli yurt köşele­rine dağılmışlar. Seyyid Abdülhakim Arvasî Hazretleri Başkale'de o zaman; Van'ın Başkale kazasında...


Rus-Ermeni zulmünden çevresindekileri kurtarmak için çoluk çocuğunu toplayıp Van'ı terk ediyor. Rus işgali ve Ermeni zulmünden kurtulmak için kaçmaktan başka çare yok. Irak, Suriye yolu ile İstanbul'a geçecek. O zaman geçtiği yol, yani Irak ve Suriye, bizim; Osmanlı toprağı. Yabancı ülke, yabancı toprak değil.. İmparatorluğun sı­nırları içerisinde. Suriye'de bulunduğu sırada Suriye'liler diyorlar ki;
"Siz, İstanbul'a, Türkiye'ye, gitmek istiyorsunuz. Hal­buki, Türkiye çok müşkil durumda, imparatorluk çöktü çökecek, yıkıldı yıkılacak. Türkiye artık iflah olmaz; siz de perişan olursunuz. En iyisi burada kalın. Size medrese veririz, mektep veririz, hocalık veririz, her türlü imkânı veririz.. Evladlarınızla mes'ud yaşarsınız."
Abdülhakim Arvasî Hazretleri 'nin onlara verdiği cevap şudur:
"— Türkiye''ye gideceğim. Yer yüzünde iki Türk var ise, biri mutlaka benim. Ben Türk'üm, ama jön Türk deği­lim."
Bu kahramanların isimleri, okullara, kütüphanelere, caddeler, sokaklara verilmeli. Anma toplantıları yapılmalı. Doğu'dan bahsedilince bu isimler hatırlanmalıdır.

Seyyid Ahmed Arvasi

Rahmetullahi aleyh

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sosyal Ağlar

Alperen.org Designed by Templateism.com Copyright © 2014

Tema resimleri Bim tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.
Published By Gooyaabi Templates