Haberler

Kaybolan Yılların Hesabını Soruyorum

Yağmurlu bir gündü
Ve ben yürüyordum
Fuarda üzerime düşen iri damlaların altında
Vücudumun ıslandığının farkında bile değildim
İçimde büyük ümitler vardı.
Ülkeler fethedip insanlığa zulmeden çirkin yaratıklardan mazlumları kurtaracaktım.

Rum’un yakıp yıktığı viranelik üzerine,
yemyeşil çimenler sermiş,
üzerine rengarenk çiçekler serpiştirmiştim.
İnsanlarım gölgelensin diye,
Her iklimden ağaçlar dikmiştim..
Ve ben yürüyordum.
Ağaçların arasında birbirine sarılmış çiftleri görünce yüzümde tebbessümler oluşuyordu.
Ve bunlarda bir gün benim idealimi anlayacak,
bizden olacak diyordum.
Yürüyordum cimenlerin üzerinde.
Sanki anadolunun ortasında memleketimdeydim.
Ama kokular başkaydı
...
Şimdi sıcacık köyümde olmak isterdim
Annemin şefkatli sözleriyle,
saç üzerinde miss gibi kokan yufkaların içine küflü peynir ve tereyağı..
Sonra ırmağın kenarına çayırların üzerine uzanıp yanan yüreğimi temiz sularda serinletmek isterdim.
Dedem, hep Sabah namazından sonra bahçeye girer çalı çırpıları toplar sonra ırmağın kenarındaki kayaların üzerine oturup uzaklara bakar bakardı.
Ben de uzaktan dedemi seyretmek isterdim.
.....

Ve ben yürüyordum
Fuarda çimenlerin üzerinde
Aykırı yürüyordum düzene isyan ediyordum
Çimenleri neden yollara ekmemişlerdi
Betonların asfaltın üzerine basa basa bıkmıştım
Ayaklarım çukurlara çamurlara batmalıydı
Bir çerçi gelmeliydi,
Tentenin kenarında sallanan o naylon oyuncakları almalıydım
Ama elimi uzattım mı elindeki oklavayla, elimi üzerinde şaklayan, ninemin otoriter bakışları
Çerçi gidince ninemin şefkatli sesi gelirdi kulağıma.
Al oğlum şu iki yumurtayı da git çerçiyi yakala, beğendiğin oyuncağı al, diyordu
O zaman henüz sarı tavuk yumurtlamamıştı.
Artık o oyuncağı alamazdım.
Yumurtayı arkadaşlarımla bahçede yaktığımız ateşte bir zeytinyağı tenekesinin yarılmış içinde pişirmemiz.
Ve ateşi söndüremeden yanan yumurtalarım..
Yumurta pişireceğiz diye bir naylon parçasını ateşe atışımız ve Bilal’in elini ateşe atıp naylonun yapışması ve koşuşturmacalar.
Ve yanan el.
Ele ilaç diye sürülen çürük domatesler ve büyüklerimizden azar işitmemizi isterdim.
....
yürüyordum fuarda çimenlerin üzerinde
düzene isyan içindeydim.
Düzeni ben değiştirecektim.
Bir kürşat olacaktım çin sarayını basan kırk arkadaşıyla
Ve elimde yalınkılıç burçlardan burçlara sıçrayacaktım.
Ve gökbayrağı en üst noktaya ben dikecektim
Bir ulubatlı olacaktım.
Yağmur beni ıslattığını zannediyordu
Oysa vücuduma çarpan her damla idealizmin verdiği ateşimle buhar oluyordu
Ben bir Oğuz Kağandım bir Fatih bir Atilla.
ÜÇ kıtayı fethedecektim ve yetmeyecekti bana
Gidecektim...
Kızılelma dördüncü kıta ya taşınmıştı ve oraya
Taa oraya kadar gidecektim
Kızılelma ya
..
Daha geçen gün birlikteydik
Düzeni değiştirecektik can yoldaşımla.
Yeni fikirler üretiyorduk artık bizlerde birer fikir adamı olmuştuk.
Ne çabuk ta büyümüştük ve üniversiteleri bitirmiştik.
Yaşımız neydi daha on yedi.
Okuduğumuz lisenin önünde kurşunlamışlardı onu
Kızılca kıyametler kopmalıydı
Bir Ülkü devi şehid olmuştu
O da benim gibi Anadolu dan gelmişti.
Yakında bitirecekti Üniversiteyi
Benden bir kaç yaş büyüktü.
Ama gönül adamıydı soyadı gibi
Babasını erken kaybetmişti
Bir ananın bir oğluydu ve öğretmen anası oğlunun üniversiteyi bitirmesi ve idealine kavuşması için saçını süpürge etmişti.
Ve bizim lisenin önünde vurdular onu kahpe bir kurşunla.
Gözümüz kimseleri görmüyordu
Mustafam intikamın alınmalıydı ama etrafta hiç bir düşman yoktu.
Konak devlet hastanesinin önü mahşer günüydü
Ve gizler şimşeklenmiş yürekler alevlenmiş ve fırtına önçcesi bir sessizlik hiç kimsede tık yok.
Ve ben koşuyordum birkaç arkadaşımda benim peşimdelerdi.
Kimseyi sokmuyorlardı ama ben girecektim.
Konak Devlet hastanesinin arkasından girdik iki polis bekliyordu.
Aldırmadım gözlerim dolu yüreğimdeki korlar alevlenmişti.
Nasıl oldu ne oldu.
Duvarlarda yerlerde buzların üzerinde kan izleri
Ve başım döndü
Yerde yatıyordu
O yiğit yerde yatıyordu ve bize gülümsüydrdu
O yiğitle daha geçen gün birlikteydik. İdeallerimiz vardı düzeni değiştirecektik Türk ün gücünü tekrardan yedi düvele gösterecektik.
Ama can yoldaşım yerde kirli kanlı buzların üzerinde yatıyordu.
Eğildim yüzüne baktım
Tebessüm ediyordu sanki : “Ben şehid oldum gardaş bayrağı düşürmeyin” der gibiydi.
Hala yüzünde tebessüm vardı bir kaç günlük sakalları diken gibiydi.
Bir el omuzuma dokundu.
Üzülme o şehid oldu. Diyordu.
.....
yürüyordum fuarda çimenlerin üzerinde.
Düzeni değiştirecektim.
Kuytu köşelerde yağmurdan korunmaya çalışan birkaç kişi çimenlere uzanmışlar yağmura aldırmadan ellerinde şişeleri şaraplarını yudumluyorlardı.
Ve bunlar da bir gün benim haklı olduğumu anlayacaklar ve bizden olacaklar diyordum.
Uzaklardan bir ses geldi.
Taa uzaklardan
Beni çağırıyordu sessizliğe doğru
İnsanlardan uzaklara
Orta Asya ya doğru.
Gel diyordu oradaki sessiz kalabalık perli perişan insanlarım.
Ve ben onları kurtarmaya gidecektim.
....
fuarda yürüyordum çimenlerin üzerinde.
Düzene isyanımı çimenlere basarak yapıyordum.
Çalıların arasından bir kedi yavrusu yanıma koşarak geldi
Durdum
Başını paçalarıma sürtüyordu.
Sanki hatırlar gibi oldum.
Beni yıllar öncesine götürdü eğildim okşadım.
Tatlı tatlı miyavladı ve göz pınarlarımdan iki damla yağmur damlalarıyla birlikte çimenlerin üzerine aktı gitti.
Yıllarım diyordum. Yıllarım
....
fuarda yürüyordum çimenlerin üzerinde
düzene isyanımı çimenlere basarak yapıyordum.
Bir Cumartesi günüydü.
Çankaya daki dükkanımın etrafında yüzlerce insan toplanmıştı.
Aldırmazdım ve yürüdüm hep öyle değilmiydi İzmir.
Ve ben ağır vakur adımlarla işyerime gidiyordum.
“evet bu” dedi birisi ve birden silahlar üzerime nişan aldılar.
Ne oluyoruz demeden ayaklarım yerden kesilmişti.
Ve ben artık büyük kahraman olmuştum. Ama ne için?
Şu kahramanlığımı bir öğrensem diyordum.
“Merak etme Birinci Şube ye gidince anlarsın daha da meşhur olacaksın”diyorlardı.
Altıncı kattaydık ve işkencelerden inleen insanlar.
Daha önce duymuştum işkenceden ölenleri intihar etti diye bu altıncı kattan aşağıya atıyorlardı.
Ben intihar etmeyecektim. Direnecektim. Sonuna kadar benim ideallerim vardı.
Ve 18 Şubat 79 da Ana haber bültenlerinde benden bahsediliyordu.
Türkiye nin tek kanallı siyah-beyaz televizyonundan dünya benim adımı öğrenmişti.
Ben neymişim. Duymadığım olayları dahi ben yapmıştım. Artık çok büyük kahramandım.
.....
fuarda yürüyordum çimenlerin üzerinde.
Düzene isyanımı çimenlere basarak yapıyordum.
Oğuzhan gibi bıyığım çıksın istiyordum Dede Korkut gibi sakallarım olsun istiyordum.
Ve saçlarıma aklar düşmüştü.
Selçuk DURACIK ve Halil ESANDAĞ daha yeni idam edilmişti bize onbeş metre yakınımızda.
“Gardaş hakkınızı helal edin” diyorlardı. İkisi de birer dervişti.
Gözlerimizden artık yaşlar gelmiyordu.
Ah Halil daha bir kaç yıl öncesinde Manisa Yarasanlar Mahallesindeki Zindanda görüşmemişmiydik.
Ah Selçuk, geçen yıllarda yemeği sen yapacaksın yok ben yapacağım diye birbirimizin kalplerini kırmamışmıydık.
Ah o ziyaret günlerimiz....
Artık bana gelen dahi yoktu.
Nişanlımdan haber alamıyordum.
Bir gün bir komşumuzdan mektup gelmişti. “O evlendi çocuk sahibi bile oldu” diyordu.
Ve ben isyanımı Çanakkale İt Durmaz tepesinde lağım farelerine yapıyordum.
Sesim çıkmıyordu, nefesim azalmıştı.

fuarda yürüyordum çimenlerin üzerinde.
Düzene isyanımı çimenlere basarak yapıyordum.
On yıl zindan on yıl sürgün uzaklarda
Geçmişimi hatırlamak yaşamak istiyorum.
Yirmi beş sene öncesinde bıraktığım Çankaya Konak Ferahlı Göztepe yi arıyorum.
Köyümü arıyorum.
Ben zindandayken gelip: “Oğlum sen adi bir suçtan yatmıyorsun. Şerefli bir davan için çile dolduruyorsun. Ölene kadar yanındayım” diyen babamı arıyorum.
Yollar yol değil. Çerçiler yok. Artık saçların üzerinde yufkalar yapılmıyor.
Küflü peynirlerde kalmamış tereyağı artık tadını kaybetmiş.
Biryer değişmemiş.
Biraz kalabalıklaşmış ama hala aynı.
Bir avlusunu değiştirmişler ama içindekiler hep aynı.
İki kardeşimi gömmüştük. Yerlerini bulamıyorum. Kaybolmuşlar.
Ve aynı hizada sıralanmışlar benim canlarım kanlarım ve atalarım.
“Hüvel Baki” yazıyordu hepsinin taşlarının üzerinde.
İşte babamın mezartaşında hala bir hüzün vardı.
Hakk’a kavuşurken gözleri açık gitmişti.
Canı evladı sürgündeydi ve iki torununu görememişti.
Aha az kaldı babam diyordum.
Karşısında hiç saygıda kusur etmezdim ama.
Bir defasında değiştireceğim düzene küfürler savurmuştum.
“Oğlum yakışmıyor duymamış olayım” diyordu telefonda.
Ve ben atamı vatanımı babamı arıyordum..
...
fuarda yürüyordum çimenlerin üzerinde.
Düzene isyanımı çimenlere basarak yapıyordum.
Hep kurtlu mercimekler dişimi kıran bulgur pilavlarını arıyordum Avrupa nın göbeğinde bolluklar içinde.
Elli metre uzaklıktan insanı bayıltacak ne idiğü belirsiz karavanalardaki fare ölüleriyle etlenmiş yedikten sonra aç kalmayalım diye kusmadığımız yemekleri arıyorum.
Altı yıl sevdiğim kıza seni seviyorum diyemediğim günleri arıyorum.
Oysa aşkımız dillere destan olmuştu.
...
fuarda yürüyordum çimenlerin üzerinde.
Düzene isyanımı çimenlere basarak yapıyordum.
Şimdilerde kırka gelmiş yaşımda yirmilik kızlarla gül bahçelerinde koşuşturuyorum.
El ele ve gözgöze dolaşıyorum.
Nimetlerin her türlüsüne sahibim ama tadlarını bulamıyorum.
Herşey birden değişmiş ve ben sanki rüyadayım.
Hiç yaşamamışım.
Hayalmiydi rüya mıydı o yaşadığım Anadolu toprakları.
Yürüyorum.
Kolumda dünya güzeli bir genç kız ve üzerimde ütüsü bozulmamış urbalarla.
Yürüyorum filmlerde gördüğüm kitaplarda okuduğum Paris sokaklarında.
Ve bir cafe de kahvemi yudumluyorum Notr Dam kilisenin önündeki kanalın karşısındaki yerde.
Ve etrafımda dünyanın her yerinden gelmiş insanlarla.
Kara Eylül de zindanlara girmemek için vatanını terketmiş doslarla buluşuyorum.
Geçmişi yad ederek.
Ve ben Vatanımı arıyorum.
Ve ben atamı babamı arıyorum.
Ve ben beş yıl beni mektubuyla ziyaretiyle yalmız bırakmayan o Anadolu kızının sevgisine karşılık vermediğim için kaybettiğim vefa mı arıyorum.
Yıllar geçmiş hayalini dahi kuramadığım boyumca iki yavruma ne anlatayım.
Ömrümüzü verdiğimiz can yoldaşlarımızı idam sehpalarına kızıl kurşunlara verdiğimiz canların unutulduğunu nasıl anlatayım.
Demeyecekler mi bana : “Baba yarım asırlık bir dava ne çabuk bitti” diye.
Ne cevap vereceğim.
Yavrularımdan kaçıyorum.
Geçmişimi sormasınlar diye.
Kendimden kaçıyorum. İdealist yoldaşlarımın ideallerinin pörsüdüğünü duymamak görmemek için.
Ve ben bu dünyadan kaçıyorum.
Yaşanmamış yılları şimdi yaşamaya hasretliğim gibi.
. ...
fuarda yürüyordum çimenlerin üzerinde.
Düzene isyanımı çimenlere basarak yapıyordum.
Fuar bile değişmiş artık çimenlerde isyanını bana çevirmişler.
Konak Devlet Hastanesi Morgundaki kanlı buzlar...
Onbeş metre yakınımızdaki kurulan iki tane sehpalar..
Düzene karşı olduğumuz için yine şerefli apoletlerin içindeki Kafir Teğmenin bizi tekrar düzene uyum için Buca Zindanında ortaya sürmesi.
Recep Çavuş un beni dip hücrelere yollaması.
Ve Osman KİREMİT in şişlenerek böbreğinin alınması.
Hünkar GÖCEKLİ’nin çizgi filimlerdeki gibi ayakları başka yerde gövdesi başka yerde işkencelerin etkisiyle yürümeye çalışması.
Ve geçen bir ömür.
Geçen vefalar insanlıklar idealler ve beynimi zonklatan bir sürü sorular.
Cevapsız kalacak sorular.
Artık destanımız yerine bizleri sokak serserisi olarak göstermeye çalışan can yoldaşlarımızın başka kulvarlarda koşarken tanımamaları.
Düzene isyanımı yazdığım yazılara basarak yapıyorum.

.....

..
Ahmet AYTAÇ / Belçika

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sosyal Ağlar

Alperen.org Designed by Templateism.com Copyright © 2014

Tema resimleri Bim tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.
Published By Gooyaabi Templates