Haberler

Mamak Mamak

Bizi A-Bloktan içeriye aldılar. Giriş avlusunda beklerken askerî üniforma giydirilmiş ve albay rütbesi takılmış insan azmanı bir yaratık ağzından akan köpüklü mayayı silerken bizi de, eski zamanlarda kurulan köle pazarlarındaki zengin alıcılar gibi yakından inceliyordu. “Tamam bu o dedim”, kendi kendime. Kanlı gözlerindeki nefret bedeninin her zerresinden dışarı fırlıyordu âdeta. Kalın bacaklarını iki yana açmış, bir yüzücü paleti gibi iri olan ellerini beline koymuş sanki bizi düelloya davet eden üniformalı bir kovboyu andırıyordu. Du-dakları arasından bir şeyler saçıldı ama konuştu mu, tükürdü mü ayırt etmek oldukça zordu. Ağzını açınca bir timsah avına saldırdı zannederdiniz; bakımsız, seyrek ve paslı, bir tuğla du-var görünümündeki dişlerinin arasından ıslıkla karışık bir takım sesler çıkıyordu.


Alt ve üst ön dişlerinin arasında büyük bir açıklık olduğundan konuşması tam anlaşılmıyor ancak, şimendifer tekerleri gibi inip kalkan el kol hareketlerinden ve yere balyoz darbeleri gibi vurduğu ayaklarındaki postal seslerinden, durumumuzun pek parlak olmadığı anlaşılıyordu. Üstündeki elbiseleri sanki birin-den ödünç almış ya da sokaktan buldukları kiralık bir katile, sahte bir üniforma giydirerek buraya getirmişler gibi bir his veriyordu insana. Pantolonunun bir paçasını postalın içerisine düzgünce yerleştirmiş, diğer paçası postalın üstüne taşmış, dü-şük palaska ve tereği eğrilmiş şapkasıyla iri kıyım bir palyaço görünümü veriyordu.

Uçları yukarı doğru kıvrılmış eğri büğrü yakalar, ütüsüz parkasının bir iki düğmesi kopmuş, buldog köpeğinin derisi gibi kırış kırış. Boyasız postallarının birisi sanki diğerinden da-ha çok yıpranmış ve iki ayrı markanın ürünü gibi birbirine ya-bancı duruyorlardı. Hayret ve dehşetle izlediğim bu trajikomik manzara karşısında çocukluk günlerimin güldüren kahramanları geçiyordu gözlerimin önünden. Ancak bu palyaçonun güldürmek için değil, insanları öldürmek için programlanmış ve tam yetki ile donatılmış bir nefret makinesi olduğunu ile-ride daha iyi anlayacaktık.

Bu zebani’nin namını Selimiye Askerî Cezaevi’nde yatarken duymuştuk. Raci Tetik isminde cahil, sadist ve kişilik bozukluğu olan bir ruh hastası, bir hilkat garibesiydi. Herkes nefesini tutmuş onu dinlerken kısa bir sessizliğin ardından yeniden gürledi, bu sefer biraz rahatlamış olacak ki kelimeleri daha düzgün telaffuz ettiğinden dedikleri artık anlaşılıyordu:

- Bunları çalıştırın, tatile mi gelmişler buraya!.. Vay vay bir tek ka-yak takımları noksan. Şunlara bak bir de televizyon getirmişler, bu-rası gazino mu be!..

'Çalıştırın' komutu avluya bomba gibi düştü âdeta. Bir kıya-met kopmuştu sanki. Askerlerin hepsi bir ağızdan bir şeyler bağırıyor ve komutlar birbirine karışıyordu.

-Koş, gel, içeri gir...



KAFES

Anlamaz; yazısız, pulsuz, dilekçem...
Anlamaz! ruhuma geçti bilekçem!..
Necip Fazıl

Bizleri yan yana olan iki hücreye tıkıştırdılar. Amerikan filmlerindeki kovboyların sürülere saldırdıkları gibi üzerimize atılmışlardı. Hücre dediysem onların kafes ismiyle anıldığını biraz sonra öğrenecektim. Her tarafı ve kapısı da dahil olmak üzere demir parmaklık olan ikiz kafeslere bizi yaklaşık otuzar kişi olarak doldurdular.

Kafes; işkence tarihi deşildikçe ortaya çıkacak olan dehşet zamanlarının yaşandığı ve insanlık adına işlenen en ağır suç-ların hayat bulduğu bir zulüm yurdu. Taşmedrese'nin son sınıf çile odası... Bir uzmanlık devresi... Buradan ancak bir âlimin tefekkür, bir velînin tevekkül seviyesini yakalarsanız diploma alabilirsiniz.

Bir asker yoklama yaparken, ters giden bir şeylerin olduğu koşuşturmalardan belli oluyordu. İki, hatta üç kere yoklama yapıldı ama her seferinde bir kişi noksan çıkıyordu. Bu kez isim isim okumaya başladılar ve ben dehşetle irkildim. Şimdi belanın tam orta yerindeydim. Çünkü yakalandığımda hapishane kaçağı olduğum için üstümde sahte kimlik vardı ve beni hem o, hem de gerçek kimliğimle kayıt yapmışlardı. Selimiye Askerî Cezaevi’nde tevkif olduğumuz gün katibin yaptığı ha-tanın faturası şimdi bana kesilecekti ve başıma gelecekleri çok iyi tahmin ediyordum. İki soruya da benim cevap verdiğimi görünce nöbetçiler çıldırdı.

-Osman Altuğ!

-Burada...

-Yusuf Ziya Arpacık!

-Burada...

İki saate yakın bir zamandır bu sayım işi onları uğraştırmış ve bunun sorumlusu olarak maalesef ben ortada kalmıştım. 'Ne yapalım' diye geçirdim içimden, 'Nereden inceldiyse oradan kopsun.' Fakat biraz sonra göreceklerim bana değil kopmayı, ölümü bile hasret ve özlemle aratacak, ancak ben içimdeki kasırgada kaybolarak kendimi bile bulamayacaktım. Kendi içimde kaybolmuştum âdeta. Kapıyı açıp beni dışarı çıkardılar fakat ayaklarım yere bir türlü değmiyordu. Fotoğrafhane oldu-ğunu söyledikleri bodrum kata götürülüyordum. Eller üzerin-den bir merdiven boşluğuna atıldığımda kafamı yan duvara çarptım. Daha sonra isimlerini öğreneceğim, hava mangası, çöp mangası, yemek mangası ve görüş mangasından oluşan bu mini askerî kuvvet, düşman uçağına kilitlenmiş bir stinger füzesi gibi bana hücum ettiler. Muzaffer orduların mağrur askerleri gibi etrafımda gezinmeye başladıklarında ise, herhâlde işkence bitmiş olmalı dedim.

Aradan ne kadar zaman geçtiğini beni tekrar kafese sürü-yerek götürdüklerinde anlayabilmiştim. Hava karardığına göre yedi-sekiz saat olmalı diye geçirdim içimden. Kan revan içeri-sinde parmaklıkların önünde betona yüzü koyun uzanmış ne-fes almaya çalışıyordum. Gözlerim karardı. Beynim, hançer saplanıyormuş gibi zonkluyordu. Zorlukla aralayabildiğim gözlerime dolan kan damlaları ne kadar acı verse de merakıma engel olamayıp çevreme şöyle bir bakınırken önümdeki manzara karşısında dehşete düştüm.

Kafesin içerisine daha bu sabah şeker çuvalı gibi atılan ar-kadaşlarım birer bıçkın asker olmuşlar, hemen hiçbirisi askerlik yapmadığı hâlde, beşli altılı sıralar oluşturarak, ip gibi sı-raya dizilmiş, eğitim yapıyorlardı.

-Rap... Rap... Rap...

-Bir-ki,

-Üç-dört... Onbaşının 'bir-ki' komutu bizimkiler tarafından çok yüksek sesle 'üç-dört' diyerek cevaplandırılıyor ve akabinde gelen diğer emirler de harfiyen yerine getiriliyordu.

-Yerinde say, komando yürüyüş kararı sayılacak, 'vatan sana canım feda', başla...

Herkes ayakta âdeta çizgi gibi ve her komuttan sonra başlayarak ritmik bir şekilde her sol ayağı yere vuruşta bir kelimesini söyleyerek 'vatan sana canım feda'yı dört kere tekrar ediyorlardı. Başlar ve omuzlar dik, aynı yerde saymasına rağmen adımlar sert, karın çekik, göğüsler ilerde, dizler oldukça yukarı kaldırılarak kışla askerlerinin bile zor yapacağı bir amelî eği-tim başlatılmış ve sekiz saatte bu ekip, usta erler seviyesine getirilmişti. Bu işin nasıl olduğunu, biraz sonra kafesin ke-narında kanlar içerisinde yerde kıvranan üç-dört arkadaşımı görünce çok iyi kavramıştım.


Çok geçmeden buradaki Türkçe dahi bilmeyen tutuklu bir İranlı'nın, İstiklâl Marşı’nın 10 kıtasını nasıl iki saatte ezber-lediğine şahit olacaktım. Hepimiz, bu 'olamaz' dedirten cins-ten eğitimin talebeleri olmuştuk artık. Burası, dünya işkence tarihine kara, kalın ve kanlı harflerle geçmiş olan 'kafes'ti. Benim vaziyetim ağır olduğundan sürüterek bir kenara attılar. Vaziyeti biraz daha rahatlıkla gözlemlerken, ekipteki en tecrübeli 'hapishaneci' olarak bir çıkış yolu arıyordum. Bir saat eğitimin ardından on dakika mola verirlerdi. Bizde bu aralarda, mahkeme mevzuları, kafeste gördüğümüz işkenceden da-ha mühim olduğundan fısıltılı bir sesle istişare yapıyorduk:

-Olaylar Başbuğ'a kadar dayandı, birinin 'Kemal Türkler' olayını kabul etmesi lazım, çünkü olaydan liderimizi sorumlu tutuyorlar.

Celal Adan'ın bu teklifi, Abdülsamet Karakuş tarafından derhâl kabul edildi. Ancak, MHP davası siyasî bir linç hare-ketiydi ve hatt-ı müdafaa değil sath-ı müdafaa yapılarak tavır koymalıydık.

Büyük bir soyluluk estetiği gösteren Orhan Çakıroğlu’nun da asil bir müdahalesiyle kararımız bu istikamette şekillendi ve 'siyasî savunma' yapmak üzere anlaştık.

Bu arada akbaba gibi kafesin çevresinde âdeta danseden askerler, joplarını demir parmaklıklara hızlı hızlı vurarak molanın bittiğini ifade eden birtakım hırıltılı sesler çıkartıyorlardı. Bir kenarda olan biteni ibretle seyrederken tek direnç noktamızın ölüm orucu olacağını düşünüyordum. Bir dahaki molada konuştuğum arkadaşlar tarafından bu fikrim kabul edildi. Hatta bizimle birlikte İstanbul'dan gelen Acilciler de bu eylem kararımızı destekleyerek yemeği reddettiler.

Kafesten içeri bir bez parçası atarak, kafamdan yüzüme doğru akan ve yere dökülen kanları temizlememi istiyorlardı. Ama biz kadife direnişi başlatmış, artık emirlere pasif tepki sergiliyorduk. Alışkın olmadıkları bu tavır karşısında askerlerin tutumu çok sert oldu ve ben yine eller üstünde merdiven boşluğuna doğru götürülüyordum. Karanlık dehliz... Yine işkence... Hava mangası, avukat, çöp ve sayım mangaları bütün hünerlerini sergiliyorlar. Yüzüstü yerdeyim. Yerler kan, ter ve su karışımı bir ıslaklık... 'Acaba beynim mi kanıyor?..' diye kafamı kontrol etmek istiyorum fakat ellerimi bulamıyorum. Kan... Sızı... İsyan... Yangın... Su... Ve sönüş...

Yusuf Ziya Arpacık

"Başeğmediler"

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sosyal Ağlar

Alperen.org Designed by Templateism.com Copyright © 2014

Tema resimleri Bim tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.
Published By Gooyaabi Templates