Haberler

Kürtçe Bizim Dilimiz!

On yıllar boyunca bizleri ‘bölünme paranoyası’ taşıyorsunuz diye suçladılar, bizler de Yugoslavya örneğini boşuna gösterip durduk, artık bizlere ‘paranoya’ suçlaması yapan kalmadı, şimdi güle oynaya sabah akşam nasıl bölüneceğimizi tartışıyorlar.. AKP iktidarının zaafları ya da saflığı aşmış bir takım gizli dümenlerini fırsat bilip gün bugündür deyip yerde gökte gazetede TV’de dağda her yerde bas bas naralar atıyorlar.

Şeyh Said’e anma kutlama dahi yapıyorlar. Şeyh Said’in mahkeme ifadelerinde saf temiz bir Müslüman, ancak İngiliz ihanetine ortak olduğu aşikar bir isyancı.. Bu ülkeye ‘irtica asla gelmez boşuna paranoya sahibi olmayın diye güya bizimle dalgasını geçenler’ şimdi irticaya şenlik düzenliyor..


TÜRK ORDUSUNUN GÖLGESİ BİZE YETER
Cumhuriyet, yaralarının istismar edilip ihanete dönüştürüldüğü en dokunaklı günlerini yaşıyor..
Ne diyelim, bu topraklar Fransız İngiliz subayları gibi bağımsızlığını piyano başında kız kardeşleriyle milli marşlar okuyarak inşa etmedi, bu ülke bağımsızlığını köyüne bir daha dönmeyen askerleriyle inşa etti..
(Nasrallah’ın manevi babası, Lübnan Hizbullah’ının büyük lideri Fadallah öldü, Allah rahmet eylesin. Kalabalık bir aydın grubuyla yedi yıl önce kendisini ziyaret ettik, bize uzun uzadıya felsefi siyasi bir değerlendirme sunmuştu, ortalık sakinleşirken sanki eksik kalmış bir cümleyi tamamlamak için bize doğru fısıldar gibi: ‘şu bizim İslamcılar’a söyleyin Türkiye’de orduyla iyi geçinsinler, Türk Ordusu’nun gölgesi bize yeter..’. demişti, kayıtlara geçsin..)

İlk gençlik yıllarımda ünlü Selçuklu tarihçilerini tanıma şansını yakaladım, Selçuklu’ya dair ne varsa okumaya başladım. Anladım ki bu toprakların bin yıllık hikayesini Selçuklu’nun kurumlarını bilmeden anlamamız mümkün değil, ordu, ahilik, gazilik, tekkeler, tasavvuf, şehirleri, sarayı…

IRKÇILIK RÜYALARIMIZI BOZDU
Horasan Erenleri Anadolu’ya yürürken dünya tasavvurumuz, rüyalarımız kardeşti, yüzyıl önce batıdan bulaşıcı ‘milliyetçi, ırkçı’ fırtınalar rüyalarımızı bozdu. Anadolu’nun köklerine o büyük kardeşlik kurumlarına yeniden inmek zorundayız.. “Bir orman gibi kardeşçesine” diyebilmek için ormandan tek bir ağacın dahi kesilmemesi rüyamız olmalı.. ‘Dil ve ırk’ kimliğine sığınan yeni bir insan türü bu çağda ortaya çıktı, dilimiz durmaksızın Mevlana Hacıbektaş isimlerini zikrediyorsa, kollarımızı daha geniş açmak zorundayız..

Yaz aylarını fırsat bilip ‘dil’ konusundaki görüşlerimi aradan çıkartayım.

Tarihi sorumluluklarımızı yerine getirmezsek araya şeytanlar girer, yaşadığımız toprakların kültürüne yabancı bir müfredat başımıza ciddi işler açmaya çoktan başladı. Hayyam, Sadi, Hafız, Cami gibi aradan geçen onlarca asra rağmen şöhretleri hiç azalmamış topraklarımızın en büyük İran topraklarının şairlerini, yetişmekte olan nesiller tanımıyor. Nerden başlasam? Bugün İran toprağında farklı ağız lehçe ve dil farklılıklarını apayrı bir ‘ulus’ diye düşündüğümüz takdirde İran’ın otuz parçaya ayrılması gerekir, güneyi Arap ağırlıklı kuzeyi Türk ağırlıklı batısı Kürt ağırlıklı ve nice araya sıkışmış dil grupları. Bugün Kürtçe biliyorum diyenler pekala eski İran hakimiyetinde yaşamış Tacikler ve Afgan savaşı sebebiyle herkesin çok yakın tanıdığı Peştunlar’ın dilini gayet iyi anlayabilir, ki bu bin km’lik ovaları dağları yaylalarıyla bir sınır bölgesidir.



KÜRTÇE’DEN FARSÇA’YI ÇIKARIN ÖLÜR

Arkaik Mezopotamya kültürleriyle haşir neşir olanlar Kürtçe diye bir dil’in varlığından söz eder, ancak bu dil’i canlandıran Selçuklu hakimiyetiyle Farsça’dır, bugün Kürtçe’den Farsça etkilerini çıkartın geriye ölü bir dil kalır..



Fransızlar büyük ihtilalden itibaren ‘lise’ tabir ettiğimiz okullarda bir yüzyıl ‘dil birliği’ için müfredat hazırlamasına rağmen TV ve radyonun icadına kadar sadece okulla başarı sağlayamadılar, dil birliği sıkıntısı 80’li yıllara kadar devam etmekteydi. Radyo ve TV dünyada çok şeyi değiştirdi, ulusal dil’leri güçlendirdi. Aktütün Karakolu baskını sonrası Uğur Dündar’ın programına çıkan küçük yayla kızını hatırlayın, nerdeyse Uğur Dündar’dan daha temiz bir Türkçe’yle Türkiye’ye konuştu. Oysa hatırlıyorum, 80 öncesi Diyarbakır’a gittiğimizde ‘hela nerede’ dediğimizde dahi helayı bulamıyorduk, bugün artık Türkçe anadil.. Oysa Urfa Diyarbakır bin yıl öncesinden beri hem Türkçe hem Kürtçe türkülerini bozmadan bugüne kadar yan yana getirdi.. Bugün en ciddi bilim adamları dahi hangi aşiretlerin Kürt hangi aşiretlerin Türk soyundan geldiğini tam bir çözülmez bulmaca olarak görür. Doğrusu, bu topraklar baskın olarak Farsça’yı kullandı ama Selçuklu orduları hem Farsça hem de Türkçe’yi konuşuyordu, ancak kayırılan baş tacı edilen şüphesiz Farsça’ydı.



DİL BÖLÜCÜ UNSUR

Günümüzdeki etnik savaşların hangisine giderseniz ‘dil’in çok belirleyici bölücü bir unsur olduğunu görürsünüz, Nijerya’nın bağımsızlığı günlerinde dört-beş etnik dilden söz ediliyordu, bugün kimse işin içinden çıkamıyor çünkü otuzun üstünde kendilerine ‘ulus’ diyecek etnik dil ortada, örnekleri çoğaltmak mümkün. Yunanistan kilisenin öncülüğünde ve arkasına Avrupa’ya alıp Osmanlı’dan bağımsızlığını kazandığında konuştukları dil içinde biraz daha fazla kendi dilleri olan ama Osmanlıca’ydı, çünkü halk bu dili konuşuyordu, 1967 Cuntasına kadar bu halka zorla bir başka dil dayatıldı, konuşulmayan yaşanmayan ama kitaplarda yaşayan bir dil, Sokrates’in Aristo’nun dili.. Bir ‘ulus’un inşası için ikibin yıl ortalıkta sokakta evde konuşulmayan bir ‘kitabi’ dil yeniden icad edildi. Tarihin derinliklerinden tapınaklardan mezar taşlarından ve kitap’lardan bir dil yeryüzüne indiriliyor ve halka zorla kabul ettiriliyor. İşte bu ‘ulus’ inşasında dünyanın çok bölgesinde mutlaka ilk elden uygulanması gereken bir yol’du.. Bugün Kürtçe’yi ana dilmiş gibi kabul ettirmek isteyenler türbelerde mezar taşlarında çok çok arayışlarına rağmen ‘yazılı’ kaynak bulmakta zorlanıyor, zorlanır çünkü ‘kaynak’ların kitabelerin yazıtların mezar taşlarının dili Farsça..




Federasyon tartışmalarında çokça örneği verilen Belçika tuhaf bir ülke, l. Dünya savaşında Almanya yenilince Zaire’yi (bugünkü adı Kongo) Belçika’ya sömürge diye verirler, uydurulmuş bir ülke. Bu tampon ülkelere yüzyılımızda çok şahit olacağız, yolu dahi olmayan sadece ‘hamisi’nin vesayeti ve yüreklendirmesiyle oluşmuş bir çok devletcik, Ermenistan buna dahildir, Barzani’nin federasyonu da.. Bir büyük devlet’in garantörlüğüyle varlıklarını inşa etmişler..



ASIL OLAN BAĞIMSIZLIK

Oysa ‘devletler’ için aslolan ‘bağımsızlığını’ kendi imkanlarıyla tüm dünyaya kabul ettirmiş olmalarıdır. Değilse, onun bunun kuklası uydurması birçok irili ufaklı devlet varolma kararlarını kendi gücüyle veremez büyük dünya devletlerinin stratejik dümenlerine boyun eğer. Yani ‘bağımsız’ olamayan hiçbir şey olamaz. Sovyet Rusya macerası buna en güzel örnektir, her dile ayrı bir ‘ulus’ ayrı bir ‘halk’ muamelesi bugün Kafkasya’da ve Balkanlar’da içinden çıkılmaz bir ‘etnik cehennem’ ortaya çıkartmıştır.



Asıl sorunlu olan yüzyıl önce Gökalp’lerin Fransız İhtilali rüzgarıyla yaptığı millet tarifleridir, din, dil, ortak heyecanlar gibi izah edildi.. Oysa bir topluluğu ‘millet’ yapan şey dil din ırk birliğinden daha önemlisi, ortak düşmana, emperyalist ya da yabancı tahakkümüne karşı verdiği ortak bağımsız kavgasıdır. En doğru tanım budur, Kurtuluş Savaşımız bunun en güzel örneğidir. Ve yabancı tahakkümüne karşı bu toprakların bin yıl aralıksız omuz omuza kavgası işte tarihin destanı ortadadır, Moğollar’a, Haçlılar’a, Mısır’daki Memluk Devleti’nin uzantılarına, son iki yüzyılda Ruslar’a ve İngilizler’i karşı sürekli ve bitmeyen bir ‘bağımsızık’ direnişi Anadolu’yu artık tek ruh tek beden yapan en kutsal karakteri olmuştur.



Bir ülkeyi ulusu vareden dil din gelenekler değil ‘bağımsızlık’ kavgasıdır, bağımsızlığı için kim mücadele vermişse ‘dilini’ belirleyen de onlar olmuştur. Tarihi olgular da bizi şaşırtmaz, bağımsızlık savaşına katılmış askerlerin dili o ülkenin ‘dili’ olmuştur.. Diyelim Osmanlı Arapça, Farsça ve Türkçe ve hatta Ermeni ve Rumca kelimeleri barındırıyordu, Türkçe’nin kabul görmesi mümkün değildi, şahsi kanaatim Türkçe’nin ayak sesleri, Osmanlı’nın orta Anadolu’dan asker toplamasıyla başlar ama bu dilin resmi dil olması altı asır sonraya bir büyük bağımsızlığına kalır.. Şöyle düşünün, İzmir’e Yunan girdiğinde ülkesini düşmandan korumak için kim silaha sarılmışsa onların dili öne çıkıyor, kim İngiliz’le işbirliği yapmışsa gözden düşüyor, yani hakimiyeti kurup bağımsızlık savaşı verenlerin dili öne çıkıyor, misakı milli sınırları nedir sorusunu böyle cevaplayabilirsiniz, nereden asker alıyorsanız orası misaki millidir..



NEDİR BURASI DEVLET Mİ

En güzel örnek Belçika. Tabii ki Fransızca’nın bir dünya dili olarak ağırlığı var, bu dili Valonlar kullanıyor ve ‘seçkin’ ‘elitist’ bir azınlık olarak suçlanıyorlar, bir de Flamanlar var, yani Felemenkçe Hollonda’nın dili.. Sağcı hristiyan partilerin zorlamasıyla tuhaf federalist çözümler ve bugün tam anlamıyla dil yüzünden ülkeyi tam ortadan ayıran bir ayrımcılığa kadar giden bir siyasete nerdeyse tapıyorlar.. Dikkat edin kendi bağımsızlıklarını kendilerini kazanmamış. Bağışlanmış bir ülkenin dili, birliği tabii ki sorunlu olur ve bugünkü içinden çıkılmaz ayrımcı partilere kadar uzanır..Oysa Anadolu’ya bağımsızlığı kimse bağışlamadı.. Kararı verecek olan bu toprakların iradesidir ve öyle de olmuştur..



Thatcher Belçika’yı ziyaret ettiğinde bir kasaba belediyesinin Valon diğerinin Felemenkçe konuştuğunu görür ve hayretini gizleyemez, ‘nedir bu Allahaşkına, burası devlet mi?’



İran’a gittiğimde adını vermeyeyim ünlü bir rektör durduk yere Tunceli’den bahse girişti, hayrola demeden, Pers İmparatorluğu’nun hakimiyet sahasında bıraktığı izlerle çok fazla düşüp kalktıklarını dile getirdi, Farsça’nın kökenleriyle ilgili.. Asıl derine indikleri ve kutsadıkları coğrafya Hindistan tarafındaydı.. Sert bir mezhep ideolojisiyle devlet inşasına girişmiş İranlılar’ın ‘dilleri’ üzerinde olağanüstü ‘milli’ arayışları beni çok düşündürdü, oysa ‘din mezhep’ kardeşliği ‘dilden’ daha önde olmalıydı, İslamcı teori buydu.



Tunceli civarında eski Zerdüşt dininden kalma yani Zerdüştlüğün dini kitaplarından Avesta’nın dilinden çokca kelimeler vardı, Araplar İran’a girmeden binlerce yıl önce.. Birgün Ankara’da bir Sahaf’ta oturuyorum, otuz yaşlarında kara bir çocuk girdi,

‘ağbi siz de Avesta var mı’
dedi,

‘yok’
dedim ama merak ettim, niçin arıyorsun, ‘arkadaşlarla şimdi dernekte kavga ettik, senin konuştuğun dil Kürtçe değil ortalığı karıştırma deyip beni bir dövmedikleri kaldı..’



ANLAŞILACAK KADAR YAKIN

Evet, Avesta’nın Zazacayla akrabalığı var, daha nice akrabalıklar var, en büyük tartışılmaz akrabalık bağı ise Farsça’yla Kürtçe arasında, henüz dilbilimciler hangisi kimden öncedir, kökeni nerededir, birbirlerinin şubesi midir diye bir sonuca varabilmiş değiller, ancak şüphesiz aynı dil ailesinden.. Selçuklu’yla birlikte bu iki dilin birbirine nerdeyse kaynaşma derecesine geldiği ise aşikar, yani birbirlerinin içine girdiği ve bizim için bugün çok önemli olan gerçek, anlaşacakları konuşacakları kadar yakınlaşması..



Gazneli Mahmut’un Firdevsi’ye Şehnameyi yazdırması ise çok yakın, bin yıl önce.. Araplar ve sonra Türkler İran topraklarına girmeden önce en eski kültürlerin izini sürerek masal ve hikayelerle bugünkü Farsça’nın en temel kaynağı altmış bin beyit civarında bir Türk sultan tarafından yazdırılır.( Bugün İran’daki rejim bir Türk sultan tarafından yazdırıldığı gerçeğini kabul etmez, gerçi bugünkü İranlı rejim İran topraklarının en büyük şairi Hayyam’ı da dindışı bulur)



Söze şurdan girmeli, Selçuklu İmparatorluğu’nun resmi dili Farsça’ydı, bugün dahi İran’da Türkçe bilmeyen milyonlarca Türk, Türk olduklarını ama Farsça konuştuklarını söyler. Yani buradaki Türkler bugün Kürtçe biliyorum diyenlerle bizden daha iyi anlaşır. Farsça topraklarımızda ben diyeyim beş asır siz deyin yedi asır kullanıldı. Sarayda kullanıldı, pazarda kullanıldı, şairleri kullandı, tekkeler ve medreseler kullandı ve en önemlisi ordunun diliydi.



KÜRTÇE BAŞTACI

Yani ‘Kürtçe’ denilen dil dışlanmış yok sayılmış ‘mağdur’ bir dil asla değil, asırlarca baş tacı edilmiş pazarda sarayda orduda kullanılmış, bir tek akademisyenin çıkıp ‘kardeşim Farsça Selçuklu’nun resmi diliydi ve bu dil’le Selçuklu Tacikistan’dan Diyarbakır’a kadar haritada esnafından köylüsüne herkesle anlaşıp konuşabiliyordu, diyemiyor.



Büyük Selçuklu İmparatorluğu hanedana kan bağı siyasi ortaklık oluşmasın diye büyük ordu komutanlarını Kürt beylerinden oluşturdu ve Kürtler Türkler aynı ordular içinde, diyelim Selahattin Eyyubi’yle bu sefer bir Kürt Sultan’ı emri altındaydı. Asırlarca bu kadar iç içe girmiş orduların hangi dille anlaştıklarını Selçuklu tarihi okuyan ya da Anadolu Erenler’in tasavvuf hayatıyla ilgili eserler okumuş herkes bilir, Farsça tercih edilen baş tacı edilen dildi, şüphesiz Türkçe de konuşuluyordu..



Urfa’da Diyarbakır’da bin yıl öncesinden Türkçe türküler aynı şekilde Kürtçe türkülerle birlikte birbirini yok etmeden bugüne kadar nasıl geldi sanıyorsunuz? İşin içinde bambaşka bir dünya görüşü vardı çünkü.. Horasan Erenleri ve dil din ırk ayrımı yapmadan herkesi aynı ‘can’ aynı ‘nefes’ kabul eden bir ilahi felsefenin ortak kültürünün çocukları, aynı tekkelerde, aynı semahta aynı bayramlarda iç içeydi, tasavvuf kültürü onları Allah’ın aşkıyla ‘kardeşlemişti’ ve dünya hepsi için ‘süfli’ yani aşağı bir yerdi, aslolan göklerdeki ötelerdeki kardeşlikti..



BAŞKA BİR ULUS FELSEFESİ

Sanırım son yüzyılda tasavvufun bu büyük ilahi şemsiyesi aradan çekildi ve insanları bir arada tutan bambaşka bir ‘ulus’ felsefesi zorunlu olarak devreye girdi.. Dil, ırk gibi şeyler yüzyılımızda büyük felaketler eşliğinde soykırım ve trajik hikayeleriyle önemi rol oynamaya başladı. Milliyetçilik batıdan gelen bir kavramdı, bu topraklar ‘vatanı sevmeyi’ yabancı tahakkümüne karşı durmayı bilir ve ‘ırk’ ‘dil’ gibi ayrımlarla düşman olmayı hiç tanımadı. İşte yeni yeni ‘etnik’ bir kavgayı Anadolu halkı ilk defa acılar içinde şaşkınlıkla kahrolarak yaşıyor.



Başka bir medeniyet dairesine girmiştik ve batıdan aldığımız güzel şeylerin yanında insanlık için bulaşıcı hastalık gibi vahşi şeyler de vardı..



İran’da bir edebiyat profesörüne bir soru sordum. İranlılar otobüs otobüs kalkıp Mevlana’nın türbesini ziyarete geliyor. Ancak Şia rejimi nerden bakarsan ülkemizdeki ‘aleviliğin’ kökleriyle çok yakın, üstelik Pir Sutan gibi büyük ozanlarımız ‘açılın kapılar Şah’a gidelim’ diye kaç kez ayaklandı. Sizlerse hem Sünni hem de sultanlarla hiç sorun çıkarmamış Mevlana’yı ziyaret ediyorsunuz. Üstelik İran kültürünün gelmiş geçmiş en büyük düşmanı Moğollar’la bile Mevlana’nın ‘tarafsız’ kaldığı iddiaları vardır..



‘Çok basit, dedi, Mesnevi Farsça’dır..’



Mevlana Farsça yazdığı için İranlılar’ın yoğun ziyaretine uğruyor, mezhep olarak size yakın insanlar, oniki imam, Ali, Kerbela, Caferi Sadık ortak değerleriniz olduğu halde, sırf ‘Türkçe’ konuştukları için ilginizi hiç çekmiyor..



Selçuklular’ın İran’da bin yıllık hakimiyetleri çeşitli hanedanlıklarla 1917’ye kadar sürdü.. Tüm İslam dünyasını hatta son ikiyüz yıldır batı dünyasını etkisini altına alan muhteşem şairler Farsça kullandı. Unutmayın edebiyatımızda onlarca asır Türkçe’yi aşağılamak modaydı, bugün elimizde Türkçe’nin asırlarca İranlı ve Osmanlı şairleri tarafından ne denli aşağılandığını beyit beyit anlatan koca kitaplar vardır.



TASAVVUF FARSÇAYDI

Bugün elimizde 11, 12, 13. yüzyılda yazılmış Türkçe divan ve bilimsel kitaplar bulmak zordur, tasavvufumuz büyük eserlerini Farsça kaleme alıyordu. Sebebi basit, şu ünlü Horasan Erenleri.. Moğol istilalarıyla Anadolu’ya İran’ın Horasan’ından gelen erenlerin evliyaların dili Farsça’ydı.. Bugün doğu bölgemizde çok güçlü sosyal rollerini sürdürmeye çalışan ‘şıhlık’ (şeyhlik) kurumunun arkasındaki medreseler tekkeler hepsi Farsça eğitim veriyordu..



Türkçe’nin ise Anadolu’da topraklarındaki bağımsızlığı ise çok yeni yüz yılı henüz doldurmadı. Cumhuriyet’i inşa edenler halk dilini yani Karacaoğlan’ı, Pir Sultanlar’ı, Nasreddin Hocalar’ın Yunus Emreler’in dilini ‘resmi’ dil olarak anayasasına kabul etti.



Mesela, Kürtçe konuşan biri Osmanlı’nın muhteşem şairi Şeyh Galib’in mısralarını anlar, Türkçe bilen Şeyh Galib’i sözlüksüz okuyamaz, aynı şekilde bugün Kürtçe bilen ünlü edebiyat dergimiz Serveti Fünun’u anlar, okur, Türkçe bilen sözlüksüz anlayamaz.



Bir ‘dil’in yaşam alanı Ordusudur, Pazarıdır, Sarayıdır, Tekkeleridir, Edebiyatıdır.. Bütün bu alanlarda yüzyıllarca Türkçe’nin yüzüne bakılmamış, hatta aşağılanmış.. Ve kültürümüz bütün büyük eserlerini Farsça dile getirmiş, hangimiz sözlüğe bakmadan en büyük şairlerimiz Fuzuliler’i anlayabilir?



KÜRTÇE BU TOPRAKLARIN DİLİDİR

Ve bugün ülkemizde tuhaf bir ideolojik tartışma var, Kürtçe’yi ayrı, bambaşka, hiç tanımadığımız bilmediğimiz bir ‘halkın’ ‘özel’ diliymiş gibi anlatanlar var..



Kürtçe bu toprakların dilidir, bizim edebiyatımız tekkelerimiz tasavvufumuz onlarca asır bu dili kullandı, asırlarca medreselerinde okuttu, ‘baştacı’ edildi.. Utanılan, dışlanan, aşağılanan ise tam tersi Türkçe’ydi..



Selçuklu’nun sarayında edebiyatında pazarında ordusunda asırlarca kullanılmış bir dili bugün bize bambaşka ve üstelik aşağılanmış hor görülmüş inkar edilmiş bir ‘dil’ olarak ideolojik tezgahtan çıkma bir iddiada bulunuyorlar.



Şüphesiz dünyadan tarihten bilimden habersiz genç militan çocuklar bu yalan yanlış saçma fikirlere kanabilir, ama gerçeği onlar da bir gün öğrenir.



Kürtçülük denen ideoloji kendine bir ‘uluslaşma’ haritasını çizdi ve öncelikle dillerinin dışlandığı iddiasını propaganda etmeye başladı. Sonra Türkçe’yi halkın dili kabul eden Cumhuriyet’in kurucularını ‘elitist’ ilan etti..



Bir kelime ancak bu kadar ters yüz edilir, ‘elitist’ olan Osmanlı’nın aydınları şairleriydi. Kullandıkları bu yüksek Farsça Arapça kelimeler yüzünden halkla konuşamayan kendileriydi.. Bugün cemaatin gençleri Saidi Nursi’nin kitaplarını dahi sözlükle okur hatta bugün ekrandan vaaz veren Fethullah Gülen’in dilinde çok kelimeyi dahi sözlüğe bakıp anlamaya çalışırlar, ki, işte ‘elitist’ olan bu dildi. Ağır Farsça ve Arapça terkiplerle oluşmuş halk dışı bir dil.



Cumhuriyet tam tersine ‘halkçı’ bir girişimde bulundu ve köylerinde, yaylalarında, ovalarında türkülerle ozanlarla yaşanan dili tarihinde ilk defa devlet dairelerine ve şehre getirdi.



Bugünlerdeki içler acısı ırk, dil tartışmaları kimseyi korkutmasın, Anadolu’ya güveniniz sarsılmasın, bu toprakların bahçeleri solmaz yaprakları dökülmez, ancak Anadolu’nun kapılarını kırarak değil her yaylasına güle oynaya geçebilmek için batıdan transfer edilen ırk dil tartışmalarının tuzağına düşmemiz gerekir.



ATEŞ AKAN TARİHTEN GELİYORUZ

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran meclis saz meşk şarkı meclisi değildi. Ve artık hepimiz biliyoruz yayla çeşmelerinden hala ateş akan bir tarihten geliyoruz.. Dil birliğinden daha çok ihtiyacımız olan ‘gönül ruh’ birliğidir. Orta lise düzeyinde başka bir dile çok saçma dünyanın komik bulduğu çözümlere kapı açamayız, ancak tarihimizde asırlarca yaşamış ‘kültürler’e kapılar arayabiliriz..



İlk gençlik yıllarımdan beri orta ve lise düzeyinde niçin bu toprakların türkülerini çocuklarımıza öğretmeyiz, deyip dururum, pekala eski günlerdeki gibi bu toprakların türkülerini ders olarak okutabiliriz. Orta lise değil ama birçok üniversitesi pekala Kürtçe eğitim verebilir..



Ama mutlaka müfredatımız Hayyam’ı Sadi’yi, Hafız’ı Cami’yi ders programlarına çok ciddi ve kendi dilleriyle alıp okutmalı. Çocuklarımıza tarihin ilk gününden beri bağımsız yaşamışsak, bu, bu toprakların her nimetini ayrım gayrım demeden tadmamızdandır. Asırlar boyu kullandığımız dili ve o muhteşem şairleri bugün her çocuğun dalgaya aldığı mefailün saçmalıklarıyla değil bizatihi o şiirlerin kelimeleriyle öğretmeliyiz. Anadolu topraklarında asırlarca yaşamış dilleri sözlükle değil kendimizce manalarını bilecek kadar öğrenebilmeliyiz..



İdeolojik bir inatlaşma uğruna kendi kökenlerimizde asırlarca aşkları masalları tasavvufu bize anlatmış bu dile ‘uzak’ olamayız.. İdeolojilerin kanlı silahları bizi öldürebilir ama kardeş aşk tarihimizi unutturamaz. Anadolu’nun aşk ateşi sönmesin istiyorsak, Sadi’nin dediği gibi ateş üstünde baş başa vermiş iki odun gibi birlikte yanmalıyız.. Kayınbirader kayınbaba gibi bir daha kaynaşmak istiyorsak kayın ağacının dallarını yeniden bir araya getirmek zorundayız. Biz Yahudiler gibi bir kavmin çocukları değiliz. Bülbül ateşli çığlıklarıyla her bahçemizde başka başka ötüyor, bülbüle ‘dilini mi’ soruyoruz? Ne sevgililer ne aşklar yaşadık, şimdi mezartaşlarına kara selvilere çarpan rüzgarlara dinini mi soruyoruz?



HALKLAR KAFESE GİRMEZ

Leylekle bülbül aynı yuvada, şimdi hayvanat bahçesi gibi her bir kuşu Balkanlar Kafkasya örnekleri gibi ayrı bir demir kafes içine almaya, demokrasi mi diyoruz.



Bugün Kürt Alevi aşiret soy dil Türkmen gibi etnik köken arayışlarına giren her bilim adamı çaresizlik içinde duvara tosluyor, çünkü birbirinin içine girmiş karmakarışık hale gelmiş bu yapıları çözmek mümkün değil.. İyi ki mümkün değil. O Horasan Erenleri öyle bir düğüm atmış ki Anadolu’ya, bu aşk düğümünü sonsuza kadar kimse etnik diye dil diye çözemeyecek. Aynı kubbeler aynı dergahlar aynı cephelerde aşkla birbirine ilahi dualarla karışmış Anadolu’yu anketle sosyolojiyle hiçbiri anlayamayacak... Anadolu bin yıl öncesinden dergahlarını çoktan kurdu ateşini çoktan yaktı, bu tekkeler ateşini, batıdan kapılan ırk dil etnik hastalıklarla söndürmesi mümkün değildir.. Çünkü bu toprakların evliyaları en büyük düşman olarak ‘gururu’ ‘böbürlenmeyi’ yani ‘kibri’ gördüler, efendi, zengin, sultan, köle ayırt etmeden bu toprakları ‘mesken’ tuttular..



Bize, tezgah dümen, alışveriş merkezleri otomobiller telefonlar satabilirsiniz, bizi uydurma ajanvari demokrasi özgürlük laflarıyla kırbaçlayıp içeri atabilirsiniz, ama…Güle kokusunu öğretmeye kalkmayın.. Bu toprağın binlerce yıl öncesinden yani iki üç yaşlarımdan beri bizi büyüten annemizin memelerindeki kokuyu bu toprakların yazarlarına anlatmaya kalkmayın..



O kokuyu unutanlar işte arkasına ABD’nin AB’nin silahlarını almış kardeşlerini öldürüyor..



Nihat Genç

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sosyal Ağlar

Alperen.org Designed by Templateism.com Copyright © 2014

Tema resimleri Bim tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.
Published By Gooyaabi Templates