Haberler

Bir Yarım Kalmışlık Hissi


Bir yarım kalmışlık hissi: Muhsin Yazıcıoğlu Ve 7 Temmuz ‘92 ile 25 Mart ‘09 tarihleri arasına şimdilik kaydıyla birkaç mim…

Âni bir vedânın ardından neredeyse bir yılı tükettik.


Politik hayatın inadına, zirvede bir vedâydı, yurdunun karlarla kaplı dağlarında, sislerin gizlediği, karların örtüp sarmaladığı Muhsin Yazıcıoğlu, bu esrarlı muhafazanın ardından hakikaten her evin cenâzesi olarak yürüdü Rabbi’ne, bütün ömrünce her dem tâze tuttuğu sonsuzluk iştiyâkiyle…

Muhteşem bir içtimâ ile ardında saf tuttu arkadaşları, sevenleri, sevmekte geç kalanları, uzaktan sevmekle iktifâ edenleri ardından cân-ı gönülden “helâl olsun” diyerek haklarını helâl ettiler.

Hilâlin içine gül olarak düştü ve Taceddîn Dergâhı’nın ağuşundan teşyî edildi göz yaşlarıyla, dualarla tekbirlerle, salâvatlarla, hüzünle, yasla…

Tamâmı mücâdele ile donanmış bir ömür, mukaddes değerlere hizmete adanmış bir gençlik, mücâdelenin sebebi değil ama neticesi olarak tecellî eden yargılanmalar ve cezâevlerinde hakkıyla verilmiş bir imtihan, Türk’ün bir kez daha verdiği ateşle imtihan…

Sağlam dostluklarla örülmüş bir yürüyüş…

Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarını, Muhsin Yazıcıoğlu ve neslini ayrıcalıklı kılan, akıllarla sezâ 12 Eylül ve Mamak tecrübesinden sonra, “nerede kalmıştık?” sorusuyla mücâdeleye kaldıkları yerden başlayabilme idealizmini ve kararlılığını gösterebilmiş olmalarıdır. Yitip giden bir gençlik, yaklaşık on yılı cezâevinde tüketilmiş bir uzun zaman, pek çok safhası ıskalanmış ve pek çok safhasına geç kalınmış bir hayat ve yine “nerede kalmıştık?” sorusunu sormak irâdesinin ardından kalınan yerden devam eden bir yolculuk hâli…

Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarını, Muhsin Yazıcıoğlu ve neslini ayrıcalıklı kılan, bir adanmış hayatlar silsilesi, bir pervâsız cesâret, bir fütursuz kaygısızlık, bir hasbî hesapsızlık, bir azîm, bir sabır, her türlü korkudan âzâde bir hamle kâbiliyeti, birbirine sırtını dönebilecekleri bir itimat hissi ve yumurta küfesi taşımamış olmanın verdiği alnı açık, başı dik bir tenezzülsüzlük…

Bahse konu ayrıcalıklar sâyesindedir ki, Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları ölümlerin en güzellerine, dostlukların en güzellerine, fedâkârlıkların en güzellerine, vefânın en güzeline âşinâ oldular. Hep saygı gördüler, hep gıpta edildiler. Çok sevildiler, aşkla sevildiler, çünkü dostlarını üzmektense onlar, her gün bin kerre yanılmayı tercih eden bir şâhâne gaflete boyun büktüler…

Hiç bir karşılık beklemeksizin, her türlü hesaptan âzâde ve hudut tanımayan bir sevgiyle ülkenin en ücrâ köşelerine kadar dostluk yaydılar. Örnek teşkil eden dostlukları bir model olarak tevârüs etti kendilerinden sonraki nesillere…

Gâlip Erdem’in “Türk Büyükleri” ve “Eugenie Grandet”leriydi onlar…

Siyâsî hayatın olmazsa olmaz bir rüknûymuşcasına, siyâsî kader, gün geldi onları da farklı saflara sürükledi. Bu sürükleniş bile kadîm dostluklarını örselemedi. Bunun için büyük titizlikle sarf ettiler sözlerini, gırtlağın her bir boğumunda imbikten geçirdiler kelâmlarını. Kötü günlerinde ilk onlar koştular dostlarının yanına; dostlukları her şeyden kıymetliydi, bedeli dakika dakika, ân be ân ödenmiş, dehrin her nev’î imtihanında sınanmıştı çünkü…



Ateşle imtihandan geçmişlerdi ve dehrin her türlü cefâsına “Felek her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin; dönersem kahpeyim millet yolunda bir azîmetten” cevabını vermişlerdi.

Şimdi muhtevâ ile imtihana soyunmuşlardı, Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının muhtevâ ile imtihânıydı bu.

Her türlü mesuliyetini yüklenerek, kurdukları Büyük Birlik Partisi ile adımlarını attıkları aktif siyâsî hayat onlar için parlak bir başarılar silsilesi olmadı.

Bidâyeti itibariyle Türk siyâsetine ilkleri kazandırdı BBP. 16 Aralık 1992 ‘Siyâsî Karar Kurultayı’nda, Hasan Çağlayan’ın tebliğ ettiği ‘Sivil İnisiyatif Proğramı’nı Türk siyâsetine takdîm eden Büyük Birlik Partisi kadrolarıydı ve bir ilkti, sonraki yıllarda pek çok taklidi sunuldu ve hazindir ki taklitleri daha fazla yer buldu kendisine…

‘Tabandan tavana yapılanma’ gibi aslında sol politik jargon tedâileri olan ama hiçbir sol partide bile esâmisi okunmayan demokratik bir siyâsî parti yapılanmasını hayata geçirdiler. Partinin isminden amblemine kadar, en alt biriminden en üst kurullarına kadar istişâreye dayanan bir süreçle kurulan ilk siyâsî partiydi Büyük Birlik Partisi, katkısı olan her bir müntesibinin rahatlıkla “biz kurduk” diyebileceği bir parti.

“Allahın birliği ve Peygamberin risâleti dışında mutlak hakikat tanımıyoruz” diye başlayan “Millî Mutabakat Metni” geniş yer aldı zihinlerde, kamuoyunda mahdut da olsa samimî cevaplar bulmadı değil kendisine. Geniş bir vizyonu öngörüyordu, bahse konu hassasiyetleri paylaşan çok geniş kesimlere yapılan bu çağrı çok hasbî ve samimî bir çağrıydı. Dâvete icâbet edenler alabildiğine samimî bir hüsn-ü kabûl gördüler. Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları bedelini çok ağır ödedikleri siyâsî kimliklerini dayatmadılar, tertemiz mâzilerini paylaşmağa hazırlardı. Lâkin, samimiyetinin hak ettiği karşılığı bulmadı “Millî Mutabakat Metni” ve dolayısıyla çağrısı.

Gelen için bayram yapmayacak, giden için yas tutmayacak kadar vakurdular, öyle de yaptılar, kervan yolda diziliyordu, gelene bayram yapmadılar, gidene yas tutmadılar; güç kaynakları samimiyetleriydi.

7 Ocak 1993 tarihinde, aktif siyâsete geri dönme planları yapan ve ‘Siyâsî Karar Kurultay’ından etkilenen merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın dâvetiyle köşke çıkan Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları, Özal’ın, “Siyâset parasız olmaz, gel yeni partiyi birlikte kuralım” teklifini, “Siz Cumhurbaşkanlığı makâmında kalınız, sizinle siyâset yapmak kömür mâdenine beyaz elbiselerle girip, bembeyaz dışarıya çıkmağa benzer ki, bu mümkün değildir…” diyerek reddetti; küstükleri dağdan odun kesmiyorlar, huylandıkları pınarlardan su içmiyorlardı…

Yollarına devam ettiler, onların hayatı bir yolculuk hâliydi…

Aktif siyâsetin içinde bu kadar naifliğin barınamayacağını ve ‘seçmen nezdinde’ aman aman bir karşılığı olmadığını anlamaları uzun sürmeyecekti.

27 Mart 1994 yılında ilk seçimlerine girdiler, 4 yüz binden fazla oy, sekiz de belediye başkanlığı kazandılar, çok az farklarla Manisa/Demirci ve Sivas belediye başkanlıklarını alamadılar. Sivas’ta Hasan Bölücek gibi bir değer kazanamadı, çünkü aktif siyâsetin kendine özgü acımasız kuralları vardı, onlar bu kurallarla oynamayacaklardı.

Yeni bir gayret kuşandılar, bir sonraki seçimler için seferber oldular.

1993 yılında Madımak ve Başbağlar olaylarının ardından “hepimiz aynı kilimin desenleriyiz” diyerek, ülkenin birlik ve berâberlik hislerinin örselenmesine karşı ciddi tedbirler alınması gerektiğinin altını çizdiler.

Haziran 1999 seçimlerinin argümanı terörist başının Türkiye’ye getirilmesi oldu, konjonktür hazretleri iktidarı DSP-MHP-ANAP’a sundu…

MHP’nin de ortağı olduğu koalisyon iktidarı, idam cezasının kaldırılması ve Apo’nun idamının engellenmesi, başörtüsü yasağının devamı ve bunun gibi pek çok sebeple yıprandıkça, Büyük Birlik Partisi’ndeki bekleyişin ismi de zımnen konulmuş oldu; MHP’nin giderek yıpranmasının BBP’ye kâr olarak döndüğü/döneceği gibi bir yanılgı bu ismi perçinledi ve BBP gittikçe MHP’nin terk ettiğini düşündüğü söylemlere alıştırmağa başladı dilini, bunu yaparak küçük MHP hâline geldiğini fark etmedi uzun süre.

Meclis dışında kalınan bu süreçte, kendi yapılarında hayat alanı bulamayan ve kendisini hayatı boyunca mebus olmak gibi bir misyona ve dahi mecburiyete mahkûm sananlar partiye dâhil oldular. ANAP ittifâkının yarattığı zihnî kırılmalar, Refah-Yol iktidarının desteklenmemsiyle artarak devam etti. Partiye “bir yerlerden yol verilecek” umudu beslendi.. beslendi.. Beslene beslene de umudun kendisi hâline geldi bu bekleyiş; umut ve planya hâline….

Siyâsette küçüklere yer yoktu, evet teorik olarak böyleydi, kitaptaki yeri buydu. Lakin Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları bu hükmü kadük kılacak kadar yürekliyiler, siyâsî konjonktür yüreksizlerin fısıltılarının değil, ancak yürekli insanların seslerinin duyulabileceği gelişmelere gebeydi. 28 Şubat Dönemi işte böyle bir dönemdi. ‘Gerekirse bin yıl sürer’ kararlılığındaki 28 Şubat ve arkasındaki cunta, alışkın olduğu üzere güç karşısında eğilip bükülen bir iktidar ile işlerinin çok kolay olduğunu düşünürken, karşılarında “Türkiye İran olmaz, ama Türkiye’nin Suriye olmasına da biz müsaade etmeyeceğiz” diyen, “Namlusunu milletine çevirmiş tankı selâmlamam” diyen bir muhalefetin, Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının erkek seslerini buldular, Mehmet Âkif için, “Türk şiirine erkek sesini getiren adamdır” benzetmesi, artık “Türk siyâsetine erkek sesini getiren adamlar” benzetmesine dönüşmüştü…

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Sıçramak için bir basamağa ihtiyaç vardır” der. Bu dönem bir basamak olabilirdi sıçramak için, olmalıydı da, olmadı…

28 Şubat süreci, 28 Şubat döneminin korkudan fısıltı ile konuşanlarının içinden sihirli(!) iki kelimeyi itiraf hâlinde deklâre eden bir yeni oluşumu iktidara taşıdı; bu taşıyıcı deklârasyon; “biz değiştik” itirâfıydı…

Bu itirâfın/deklârasyonun etrafında AKP’nin kuruluş çalışmaları başladı. Siyâsetin A takımından pek çok isim, toplumun pek çok kesimini ihtivâ eden geniş katılımlar ile müstakbel iktidârının ayak seslerini duyurmağa başladı. Bu minval üzere yüksek düzeyde görüşmeler yapıldı, hemen her kesimle görüştüler.

2002 seçimlerinin arefesiydi. Büyük Birlik Partisi kuruluşundan bu yana belki de en zayıf dönemini yaşıyordu. Bahse konu görüşme trafiğinde şüphesiz ki, Muhsin Yazcıoğlu’nu ıskalamadılar, hatta çok ciddi görüşme teklifleri ilettiler; bâzı görüşmeler de yapıldı. Muhsin Yazıcıoğlu, bu görüşmelerde ilgisiz, ciddiye almayan, bu siyâsî oluşuma önem atfetmeyen kayıtsız bir tutum takındı hep.

İki ana eksen etrafında toplandı AKP’nin kuruluşu ve seçim öncesindeki spekülasyonlar. Birinci spekülasyon, Tayip Erdoğan hiç bir şekilde seçimlere sokulmayacaktı ve yasaklanacaktı. İkincisi ise tabii olarak tam tersiydi ve iktidar olacaklardı. Bu iki yorum için de yeterli malzeme vardı. Muhsin Yazıcıoğlu ve Büyük Birlik Partisi ilk yorum üzerine binâ etti siyâsetini ve seçim politikasını, çünkü Muhsin Yazıcıoğlu buna inanıyordu, hatta AKP’nin iktidârının hemen akabinde parçalanacağına inanıldı.

Lakin böyle olmadı…

Nasıl olduğu, birkaç yıl öncesinin bir neticesi olarak hafızalarda tâze…

Bundan sonra zamanın adı, “yaprak dökümü” zamanıydı.

İki çeşit yaprak dökümüydü bu, gövdenin tabii yaprakları ve gövdeye zaman zaman monte olan plastik yapraklar…

Birincisi, hiçbir politik beklentisi olmayan ‘arkadaşlar/ülkücüler’den oluşan bir yaprak dökümü. Yani, orta sahanın hamallarından oluşan bir yaprak dökümü. Sessizce dökülmüşlerdi, uzun bir zaman görmezden gelinen, kimsenin esef etmediği ve aslında dökülmemiş muâmelesine tâbi tutulan bir yaprak dökümüydü bu, ortalık iyice tenhâlaşana değin pek de üzerinde durulmadı, pek de telâffuz edilmedi, pek de umursanmadı…

Daha sonraları(ve el-ân), dökülen bu yaprakların “daldan kopuş ânına ve mazmûnuna âgâh olmayanlar ve bundan sonra da olamayacak olanlar” tarafından kolayca bir takım sıfatlarla suçlandılar; terk ettiler, yalnız bıraktılar, yoruldular, ilâ âhir…

Dostunu üzmektense her gün bin kere yanılmağa boynunu büken Muhsin Yazıcıoğlu arkadaşları için bahse konu bu hüzünlü sonbahar, tezvirâtın değil, tarihin konusuydu ve sükût altındı, hâlâ da altın, bundan sonra da altın olarak kalacak...

İkinci çeşit yapraklar, zaten polyetilenden mâmûldü, bulundukları yerde muvakkat idiler, en ufak bir seçim rüzgârında Tuna Caddesi’nden BBP adayı olarak çıkıp, gittikleri yerde bir başka partinin adayı olarak ilan edilen plastik yapraklardı; bir kısmı da zaten gitmek üzere geliyorlardı, basamağa ihtiyaçlar vardı… Geldiler.. gittiler, geldiler.. gittiler, geldiler.. gittiler…

7 Temmuz 1992 ile 25 Mart 2009 arasında çok şey oldu...

25 Mart 2009’da politik hayatın inadına, zirvede bir vedâyla, yurdunun karlarla kaplı dağlarında, sislerin gizlediği, karların örtüp sarmaladığı Muhsin Yazıcıoğlu, bu esrarlı muhafazanın ardından hakikaten her evin cenâzesi olarak Rabbi’ne yürüdü, bütün ömrünce her dem tâze tuttuğu sonsuzluk iştiyâkiyle…

Şimdi geriye bir temiz mâzi, adanmışlıktan ibâret bir hayat, bir siyâsî hareket, bir siyâsî çizgi, bir siyâsî duruş, bir siyâsî birikim ve bir yarım kalmışlık hissi kaldı, sanki söylenmemiş sözler var. Sanki kotarılacak işler var. Sanki ellerin altına uzatılacağı taşlar var gibi…

Ve sanki yerine zamanla oturacak taşların sesleri var duyulacak. Yerinden oynayan bu taşların seslerinin ilk ânda âhenkli sesler olmayacağı izahtan vârestedir. Bu sesleri bir âhenge bürümek de geride kalanların ehliyetine, samimiyetine, gayretine bağlı, bu da izahtan vâreste…

Bu âhengin bir takım miras, ayak izi ve ruhâniyet metaforlarıyla kotarılmasının da hakikate râm olan bir tek tarafı yok, kaldı ki Muhsin Yazıcıoğlu’nun bizzat hayatı boyunca itirâzı bulunan, siyâsî varlığının dibâcesi hükmündeki “tartışılmazları”na ve ölçülerine mugâyir.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun geride bıraktığı arkadaşlarının bu “fikrî, ideolojik ve siyâsî tereke”den hangi gerekçe ile olursa olsun teberrî etmeleri de mümkün değil, isteseler ve bu isteklerinde yerden göğe haklı da olsalar mümkün değil, öyle ya da böyle bu terekenin muhatapları olarak yaşayacaklar âhir ömürlerini. Bu yarım kalmışlık hissine verilecek cevaplar, câmianın tamamının tekellüm etmesi gereken cevaplardır evet, fakat bilinmelidir ki, bir denklemin aslî unsurlarının bilinmeyen olarak kalması, denklemin çözümünü imkânsız kılacaktır.

Bu noktada en büyük vebâl, gençliğin etrâfının tecrübe ile donatılmaması olacaktır. “Tarlanın sürüldüğü” ifâdesi bu vebâli “tevsik eden” bir ifâdedir. Tarlanın yine kendi tohumlarımızla güçlendirilmesi, ayrık otlarının ayıklanması bir kaçınılamayacak vazife olarak herkesin omuzunda durmaktadır.

Zaman her şeyin ilacıdır evet, sabır ile sebat atlastan kumaş olur evet…

Herkese lâzım olan, herkesin hakkı olan biraz zamandır. Bu yetkililer için de böyledir, “işler yolunda değil” diyenler için de böyledir. Yetkililer, “işler yolunda değil” diyenlere tahammül edecekler, “işler yolunda değil” diyenler de yetkililere zaman verecekler, onları te’dip etmeğe çalışmak yerine ikaz edecekler ve fikirlerini, görüşlerini, tenkitlerini yazacaklar, konuşacaklar ve paylaşacaklardır. Her iki hâlde de taraflar birbirlerinin varlıklarına saygı duymak, en azından tahammül etmek mecburiyetindedirler, aksi taktirde saygınlığını yitiren hareketin ve mâzinin bizzat kendisi olacaktır…

Yetkililer, yetkilerine ve makamlarına nihâyetsiz ve muhayyel bir güç vehmetmemeli, yetkilerini ve makamlarını bir aforoz ameliyesine dönüştürmeğe çalışmamalıdırlar.

Herkese düşen vazife öncelikle “zıvanayı korumak” olmalıdır.

Zıvanayı korumağa devam ederken, bir taraftan yerine oturacak taşların seslerini de dinleyebiliriz.

Neredeyse bir yılı tükettiğimiz âni bir beyaz vedânın ardından, ‘Muhsin Başkan’ın ardından, ‘Muhsin Başkan’a ve “evvel giden tüm ahbâba” selâm olsun, Allah gani gani rahmet etsin, mekânları cennet olsun, aziz ruhları inşirah bulsun.

Muhsin Yazcıoğlu’nun ardında bıraktığı tüm arkadaşlarına da selâm olsun, ves-selâm…

Adnan İslamoğulları

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sosyal Ağlar

Alperen.org Designed by Templateism.com Copyright © 2014

Tema resimleri Bim tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.
Published By Gooyaabi Templates